Loading ...
ulkucu-sanatcilar-yeni-albumler-tiklaulkucu-sehitler-ulku-ugruna-bolumufacebook-bozkurtlarfm-tikla twitter-bozkurtlarfm-tikla istek-hatti-ust-bozkurtlarfm

ISTANBUL

Namaz Dua Ve Sureleri

NAMAZ DUA VE SURELERİ

Sübhaneke
Namazlarda ayakta iken okunur.

Okunduğu yerler:

1) Her namazın ilk rek’atinde iftitah tekbirinden sonra,

2) İkindi namazının sünnetinde üçüncü rek’ate kalkınca fatihadan önce,

3) Yatsı namazının ilk sünnetinde üçüncü rek’ate kalkınca fatihadan önce,

4) Teravih namazı dört rek’atte bir selam verilerek kılınıyorsa üçüncü rek’ate kalkıldığı zaman fatihadan önce.

5) Cenaze namazında birinci tekbirden sonra.

Anlamı: Allahım! Sen eksik sıfatlardan pak ve uzaksın. Seni daima böyle tenzih eder ve överim. Senin adın mübarektir. Varlığın her şeyden üstündür. Senden başka tanrı yoktur.

NOT: Parantez içindeki “Ve celle senaük” cümlesi cenaze namazında okunur.

Ettehiyyatü
Okunduğu Yerler:

Namazların her oturuşunda okunur.

Anlamı: Dil ile, beden ve mal ile yapılan bütün ibadetler Allah’a dır. Ey Peygamber! Allah’ın selamı, rahmet ve bereketleri senin üzerine olsun.

Selam bizim üzerimize ve Allah’ın bütün iyi kulları üzerine olsun.

Şahitlik ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. Yine şahitlik ederim ki, Muhammed, O’nun kulu ve Peygamberidir.

Allahümme Salli
Anlamı: Allahım! Muhammed’e ve Muhammed’in ümmetine rahmet eyle; şerefini yücelt. İbrahim’e ve İbrahim’in ümmetine rahmet ettiğin gibi. Şüphesiz övülmeye layık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin

Allahümme Barik
Anlamı: Allahım! Muhammed’e ve Muhammed’in ümmetine hayır ve bereket ver. İbrahim’e ve İbrahim’in ümmetine verdiğin gibi. Şüphesiz övülmeye layık yalnız sensin, şan ve şeref sahibi de sensin.

Rabbena Atina
Anlamı: Allahım! Bize dünyada iyilik ve güzellik, ahirette de iyilik, güzellik ver. Bizi ateş azabından koru.

Rabbenağfirli
Anlamı: Ey bizim Rabbimiz! Beni, anamı ve babamı ve bütün mü’minleri hesap gününde (herkesin sorguya çekileceği günde) bağışla.

Kunut Duaları-1
Anlamı: Allahım! Senden yardım isteriz, günahlarımızı bağışlamanı isteriz, razı olduğun şeylere hidayet etmeni isteriz. Sana inanırız, sana tevbe ederiz. Sana güveniriz. Bize verdiğin bütün nimetleri bilerek seni hayır ile öğeriz. Sana şükrederiz. Hiçbir nimetini inkar etmez ve onları başkasından bilmeyiz. Nimetlerini inkar eden ve sana karşı geleni bırakırız

Kunut Duaları-2
Allahım! Biz yalnız sana kulluk ederiz. Namazı yalnız senin için kılarız, ancak sana secde ederiz. Yalnız sana koşar ve sana yaklaştıracak şeyleri kazanmaya çalışırız. İbadetlerini sevinçle yaparız. Rahmetinin devamını ve çoğalmasını dileriz. Azabından korkarız, şüphesiz senin azabın kafirlere ve inançsızlara ulaşır.

Fatiha Suresi
MaNaSI

Hamd (övmek, övülmek); O, alemlerin Rabbi, O Rahman, Rahim, O, ahiret gününün maliki Allah’ın (hakkı) dır. O’na mahsustur. İlahi! Yalnız Sana ibadet ve kulluk ederiz, sade Sen’den yardım dileriz. Bizi doğru yola hidayet eyle. Kendilerine bol bol nimet verdiğin bahtiyarların yoluna, ki onlar ne azıp sapmış, ne de gazabına uğramışlardır. (Duamızı kabul eyle Allah’ım!)

Tefsir – Bu sure yedi ayettir. Kur’an bununla başlar. Buna “Fatiha, El-Hamdü’li’llah” suresi denir. Beş vakit namazın her rek’atında bu sureyi okumak vaciptir. Bu bakımdan her namaz kılan müslüman, bu sureyi günde kırk kere, hiç değilse on yedi kere okuyacak demektir. (1) Bu sure, bize Allah’ı sıfatlarıyla bildiriyor. Allah’a nasıl iman ve ibadet etmek lazım geldiğini talim ediyor. Bizi dünya ve ahiret saadetine götürecek yolu gösteriyor.

Şimdi bu ayetlerin manalarını kısaca izah edelim:

“El-Hamdü; hamd” övmek demektir. Allah bütün kemal sıfatları kendisinde toplanmış, eksik sıfatlardan ari, her varlığın yaratıcısı olan Vacibü’l-vücud’dur.

Rabb, burada Allah’ın sıfatıdır, yaratıklarını terbiye eden, besleyip büyüten, istediği gibi kalıptan kalıba geçiren, onlara yap, yapma diye tekliflerde bulunan, bazan sevindiren, bazan korkutan ve yavaş yavaş yetiştirip kemale erdiren… Kısaca: Terbiyenin bütün lazımlarına malik olan en kuvvetli ve en mükemmel bir mürebbi demektir.

alemin = alemler; canlı cansız, gördüğümüz ve görmediğimiz bütün varlık alemi demektir.

Rahman, burada Allah’ın ikinci sıfatı olup pek merhametli, sonsuz ve umumi rahmet sahibi demektir.

Başka bir deyişle Rahman; her mevcuda yaradılışının icab ettirdiği gayeye göre bir takım kabiliyetler veren, şahsının ve nev’inin yaşaması için gereken her şeyi hepsine birden -bunların isteyip istemediğine, çalışıp çalışmadığına, imanlı veya imansız olduğuna bakmayarak- vermiş olan ezeli, geniş, sonsuz rahmet sahibi demektir.

Binaenaleyh, Rahman olması bakımından, Allah’ın rahmeti o kadar geniş ve umumidir ki, hiç bir mevcut onun dışında kalamaz. alemde her şeyin ilk olarak varlığı da, varlığın bekası da yalnız Allah iledir. Her şeye varlık veren ve varlığını devam ettirecek nice nice nimetler bağışlayan O’dur. Bunları verirken canlıyı cansızdan, imanlıyı imansızdan ayırt etmemiştir. Yarattığı her mevcuda, yaşaması için gereken şeyleri daha önceden vermiştir. Çünkü Allah, Rahman sıfatıyla muttasıftır. Rahman, O’nun Esma-i Hüsna’sındandır.

Rahim; çok merhamet edici demektir. Bu da, Allah’ın üçüncü sıfatıdır. Bu da çok merhametli manasına ise de bu, daha hususi bir mahiyettedir. Allah’ın Rahim sıfatiyle muttasıf olmasından şunu anlıyoruz ki: Akıl ve iradeye, iyiyi kötüden seçmek kudretine malik olarak yaratmış olduğu insanlara, Allah’ın sonraki nimetleri bir değildir ve bir olmayacaktır. Allah’ın bu nimetlerine kavuşmak için her şeyden evvel, insanın iradesini sarfederek çalışması, Allah’ın gösterdiği yoldan yürümesi şarttır. Herkes kazancına bağlıdır. Amma Allah isterse onun bir amelini bin bir mükafat ile de karşılar. Bu da Rahim sıfatının muktezasıdır.

Maliki yevmi’d-din = Allah, Din günü’nün Maliki’dir. Bu da Sure-i celilede Allah’ın dördüncü sıfatıdır. Din günü, ceza ve mükafatın tahakkuk edeceği son gün, yani ahiret günü demektir.

Fatiha’nın başında “Öğmek, öğülmek yalnız Allah’a mahsustur” denildikten sonra, Allah’ın bu dört sıfatının böylece arka arkaya getirilmesi, en yüksek saygı ile tazimin, en ciddi bir öğmenin neden dolayı Allah’a has olduğunun hikmet ve manasını da açıkça göstermektedir. Şimdi mana şu demek olur: “En yüksek hürmet ve tazim, öğmek ve öğülmek yalnız Allah’ın hakkıdır. Çünkü O, Rabbu’l-alemindir. Çünkü O, Rahman’dır, Rahim’dir. Çünkü O, Din Günü’nün Maliki’dir.”

“Din Günü’nün Maliki’dir = Maliki yevmi’d-din” ayet-i celilesi şunu da haber veriyor ki: Allahu Teala insanın yaptığı her iyi işi mutlaka ahirette mükafatlandırır; fakat günah işleyenlere de isterse adı ile muamele ederek ceza verir, ister lutfiyle muamele ederek cezalandırmaz. Çünkü Allah mutlak Malik ve Hakim’dir, kendisine karşı işlenen bir günahı affetmek hususunda adalet kaydiyle bağlı değildir.

İşte Fatiha’nın ilk kısmında Allah’ın: “Rabb, Rahman, Rahim, Din Günü’nün Maliki” olduğu böylece haber verildikten sonra böyle bir Allah karşısında kulun ne yolda hareket etmesi gerektiği de şöyle talim olunuyor:

İyyake na’büdü ve iyyake nestain = İlahi! Yalnız Sana ibadet ve kulluk ederiz, ancak Sen’den yardım isteriz. Bizi doğru yola, nimetine eren, azıp sapmamış ve gazabına uğramamış olan o bahtiyarların yoluna hidayet et, o yolda götür.”

Fatiha’nın bu ayeti, insana tam bir istiklal ve hürriyet ruhu telkin etmektedir. Demek ki: Hakiki bir mü’min, yalnız Allah’ına ibadet edecek, yalnız O’ndan yardım isteyecek, başka hiç bir kimsenin kulu kölesi olmayacaktır. İnsanın, kendisi gibi insanlara kulluk etmesi, kendi gibi bir insanı putlaştırması, onlardan merhamet dilenmesi insanlık asaletine yakışmayan bir zillettir. Fatiha’nın bu ayeti bunu en beliğ, en veciz bir ifade ile telkin etmektedir.

Bu ayetlerin tertibi de dikkate değer: “Allah’ım! Yalnız Sana ibadet ederiz, ancak Sen’den yardım isteriz” denilmekle Allah’tan yardım istemenin evvela iradesini sarfederek Allah’a ubudiyet ve kulluğunu yaptıktan sonra olabileceği anlatılmış oluyor. Demek ki, Allah’ın nimetlerinden tamamiyle faydalanabilmek, O’nun gösterdiği yolda yürümekle olabilecektir. “Ya Rabb! Yalnız Sana ibadet ve kulluk eder ve yalnız Sen’den yardım isteriz” demekle evvela O’nun yolunda yürüyerek çalışacağımıza söz vermiş ve bu çalışmamızda yardım istemiş oluyoruz.

“İhdina’s-sırata’l-müstakim = Ya Rab! Bizi doğru yola hidayet et, ilet.”

Bu ayetle bundan sonraki ayet, Allah’tan isteyeceğimiz yardımın ne olduğunu ve ne için yardım istediğimizi beyan ediyor, açıklıyor. Bunlardan anlaşılıyor ki: “Allah’tan istenilecek en büyük yardım, Allah’ın nimetlerine eren mes’ut kimselerin yürüdükleri dümdüz ve dosdoğru yolu bize buldurmasıdır”. Bize o yolu göstermesi ve o yoldan yürütmesidir. Allah’ın birliğine ve O’ndan başka ibadete layık bir İlah olmadığına inanmış olan bir mü’min Allah’tan daima kendisini bu doğru yola hidayet etmesini isteyecektir. Çünkü Allah’ın nimetlerinden dünya ve ahiret saadetinden kıymetli ve daha yüksek bir şey yoktur. Bunlar da ancak bu doğru yolda yürümekle elde edilebilecektir. Bu doğru yolun Kur’an, İslam ve Peygamber’in gösterdiği yol olduğu söylenmiştir.

Görülüyor ki, bu ayetler bizi hayat yoluna irşad ediyor, Allah’ın nimetlerine nasıl erişebileceğimizi anlatıyor. İlim, san’at, irfan, medeniyet ve servet, bunlardan hepsi, bu dünyada insanların can attıkları nimetlerdendir ve işte bütün bunlar, Allah’ın gösterdiği doğru yoldan hiç sapmadan yürümekle elde edilebilecektir; bu ayetlerden anlaşılan hakikat budur. Şimdi Fatiha Suresi’nin genişçe bir mealini, manasını verelim:

“Öğmek, öğülmek, en yüksek saygı ve tazim, yalnız Allah’ın hakkıdır. O’na mahsustur. O Allah ki, görünen ve görünmeyen, bilinen ve bilinmeyen, canlı ve cansız bütün varlık alemini yoktan var ederek terbiye eden, yavaş yavaş yükselten, besleyip büyüten ve böylece her şeyi kemaline eriştiren mutlak kudret sahibidir.

O Allah ki, Rahman’dır; çok merhametlidir. Yarattıklarının hepsine şahsını ve nev’ini muhafaza edecek her türlü kabiliyetleri, varlığını devam ettirebilmek için muhtaç olduğu her şeyi evvela hepsine müsavi olarak vermiştir. Bunları verirken akıllıyı akılsızdan, imanlıyı imansızdan, çalışanı çalışmayandan ayırt etmemiştir. Her bir mevcut, istemeden ve kendi çalışması olmadan hayat nimetine ve o nimeti devam ettirecek diğer vasıtalara başvurmuştur.

O Allah ki, Rahim’dir; akıl ve irade ile başkalarından üstün kıldığı insanlara, sonraki ve hele ahiret nimetlerini herkesin çalışmasına, kazancına, iman ve ameline bağlamıştır.

O Allah ki, dünyada hayır yolunu tutanları ahirette hayır ile mükafatlandırmak; buyruklarına aykırı olarak şer yolunu tutanları da cezalandırmak kudretine sahiptir; ahirette herkesi, dünyadaki ameline göre cezalandırmaktan aciz değildir. Kendisine karşı gelmiş olanların günahlarını affetmek de elindedir. İşte Allah, böyle bir Allah’tır.

Ey bu sıfatlarla muttasıf olan Allah’ım! Sen birsin; yalnız Sana ibadet ve kulluk ederiz ve işlerimizde ancak Sen’den yardım isteriz. Bizi doğru yola, nimetine eren, azıp sapmamış ve böylelikle Sen’in gazabını üzerine çekmemiş olan o bahtiyar ve mes’ut insanların yoluna hidayet et, o yola ilet, o yoldan yürüt. (Duamızı kabul eyle Allah’ım!)”
Fil Suresi
MaNaSI

Görmedin mi, nasıl etti Rabbın Fil sahiplerine? Fendlerini, tedbirlerini (kötü düşüncelerini) bozup büsbütün perişan kılmadı mı? üzerlerine sert taşlarla atış eden, sürü sürü kuşlar saldı da, hemen onları bir yenik hasıl (güve yiyip tanesiz kalmış ekin yaprağı, saman) gibi kılıverdi.

Tefsir – Bu sure, büyük bir olayı hatırlatmaktadır. Miladın (570)’nci senelerinde Habeşistan’ın Yemen Valisi Ebrehe, San’a’da büyük bir kilise yaptırarak Arapların yalnız en büyük mabet olarak bu kiliseyi tanımalarını ve her yerden burayı ziyarete gelmelerini sağlamaya çalışmış ise de, onları Mekke’deki Kabe’den bir türlü çevirememişti.

Bunun üzerine Kabe’yi yıkıp yerini belirsiz etmeye karar verdi. Fillerle de kuvvetlendirdiği büyük bir ordu ile Mekke’ye yürüdü ve bir gün Mekke’nin yakınlarında karargahını kurdu. Bunu gören ve maksadını anlayan Mekkeliler, dağlara çekildiler. Çünkü karşı koyacak hiçbir kuvvetleri yoktu.

Ebrehe ordusu yürüdü. Mekke’ye yaklaşınca birdenbire muhtelif cihetlerden alay alay, bölük bölük kuşlar peyda oldu ve gökyüzünü kapadı ve bunlar Ebrehe’nin askeri üzerine sert taşlarla atış ettiler. Bu kuşların attıkları taşlar kime değmiş ise vücudu delik deşik bir hale gelmiş ve böylece Ebrehe ordusu neye uğradığını bilmeyerek perişan olmuş, vadiler laşe ile dolmuş ve Kur’an’ın tasvir ettiği gibi Ebrehe ordusu yenik bir hasıl gibi olmuştur. Böylece Ebrehe ordusu için Mekke’ye girmek nasip olmadı, kendileri yok oldu, fakat Kabe yine dimdik durdu ve kıyamete kadar da öylece duracaktır.

İşte bu surenin hatırlattığı olay, bu İlahi mucizedir. Peygamber Efendimiz de bu yıl doğmuştu. İbrahim Peygamberden beri Tevhid mabedi olan Kabe, sonradan putlarla dolmuştu. Fakat bu İlahi mabed, Hazret-i Muhammed Mustafa eliyle yine eski mevkiini alacak, Tevhid dininin ve Müslümanlığın kıblesi, baş mabedi olacaktı, Allah böyle dilemişti. Ebrehe ise, burasını yok ederek sapıklık dinini, putperestliği daha kuvvetli bir surette yaşatmak istiyordu. Onun için Tevhid dinini bütün dünyaya yayacak olan Hazret-i Muhammed’in doğduğu sene Cenab-ı Hak İlahi bir mucize ile Ebrehe ordusunu yok ediverdi. Allah’ın iradesine aykırı olan bu kötü düşünceleri, kendi felaketlerini hazırlamış olmaktan başka işe yaramadı.

Bu olaydan kırk sene sonra Hazret-i Muhammed Mustafa Peygamber oldu ve evvela Kureyş’i dine davet etti. Kabe’yi putlardan temizlemek istedi. Fakat Kureyş, bunu kabul etmedikleri gibi fazla olarak O’na birçok eza ve cefa da yaptılar. O zaman Mekkelilerden bu olayı gözleriyle görmüş olanlar da vardı.

İşte, Cenab-ı Allah, Peygamberine indirmiş olduğu Fil Suresi ile bu gerçeği onlara hatırlatmak istemiştir. Şimdi bu surenin geniş manası şu demek oluyor: “Ya Muhammed! Görmedin mi? Gözünle görmüş gibi gerçekten bilmiyor musun? Kabe’yi yıkmak için filleri ile Mekke’ye yürüyen orduyu senin Rabbın nasıl bir anda ve hatıra gelmiyen bir şekilde mahvetti. Onların tedbirlerini, kötü düşüncelerini, fendlerini, düzenlerini, kurdukları tuzakları nasıl altüst edivermiş ise, kudret ve kuvvetlerine güvenen koca bir orduyu kimsenin düşünemiyeceği bir şekilde nasıl yok etmiş ise sevgili Peygamberim, bugün sana tuzak kurmayı, seni yok etmeyi düşünen, Tevhid dinini, Müslümanlığı ortadan kaldırmak için birçok tedbirlere, şeytani fikirlere başvuran kimselerin planlarını ve tedbirlerini de öylece ters çevirmeye kadirdir. Senin Rabbın, ahiret azabından başka dünyada dahi kurumları bozup dağıtmaya kaadirdir. Buna inanmıyanlar, Kabe’yi yıkmak isteyen ordunun başına geleni düşünsünler de ondan ibret alsınlar ve azgınlıklarından vazgeçsinler! Allah’ın sana olan inayeti Kabe’ye inayetinden daha ziyadedir. Bunu anlamak istemiyenlerin başına gelecek felaket, Fil’li ordunun başına gelenden daha hafif olmayacaktır.”

Bu sure ile Peygamberimiz Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e düşmanlık yapanların, O’na karşı kötü niyet besleyenlerin erinde gecinde yok olacaklarına işaret olunmuş ve nasıl ki öyle de olmuştur.
Kureys Suresi
MaNaSI

Kureyş’in birbirleriyle veya başkalariyle andlaşması, anlaşması için; hele yaz ve kış seferlerine (faydalandıkları) andlaşması için, onlar (Kureyş) bundan böyle bu evin (Kabe’nin) sahibine (Allah’a) ibadet etsinler; – O (sahip) ki, onları büyük bir açlıktan kurtardı ve müthiş bir korkudan emin kıldı.

Tefsir – Kureyş, Arapların en asil kabilesi ve Hazret-i Peygamber Efendimiz de bu kabileden idi. Kabe’yi gözetleyip koruyan da bunlardı. Araplar, Kabe’nin koruyucuları olmalarından ötürü, Kureyş’e çok saygı gösterirlerdi. Kureyş, yaz ve kış seyahatlerinde de Kabe’nin yüzü suyu hürmetine kimseden bir zarar görmezler, herkesle anlaşmalar, andlaşmalar yaparak serbest serbest seyahat ederler ve böylece hem maddi hem de manevi nüfuzlarını koruyarak emniyet içinde yaşarlardı. Yakınlarındaki memleketlerde halk türlü vahşet ve şekavet içinde vurulup çarpılıp dururken Kureyş kabilesi Mekke ve etrafında emniyet içinde yaşadıkları gibi, Yemen, Taif ve Habeş gibi memleketlere yaptıkları ticaret seferlerinde de saygı görüyorlar, emniyetle gidip geliyorlardı. Mekke’nin ve Kureyş kabilesinin kazandığı bu yüksek nüfuz, bu emniyet ve itibar şüphe yok ki orada bulunan ve Allah tarafından büyük bir şeref kazanmış olan Kabe’nin yüzü suyu hürmetine idi. Bütün bunları Kabe’ye ve bunun sahibi olan Allah’a borçlu idiler.

Sonra bu mukaddes ev, içine putlar doldurulsun diye değil, bir tek Allah’a ibadet olunsun için kurulmuştu ve Allah’ın onu Ebrehe ordusunun taarruzundan koruması da ileride gelecek olan Peygamber Hazret-i Muhammed (aleyhi’s-selam) in o evi putlardan temizliyerek Tevhit dininin merkezi yapacağı içindi. Ve yarım asır evvel Fil’li ordunun başına neler geldiğini de Kureyş pekala biliyordu. O halde Kureyş’e yaraşan, Kabe, niçin kurulmuş ise, o maksat ve gayeyi belirtmesi için onu temizlemek üzere gönderilmiş olan Hazret-i Muhammed (aleyhi’s-selam) e inanmak ve ona arka çıkmaktı. Allah’ın birliğine iman ile Tevhid dinine ilk önce onların sarılması gerekti. Halbuki Kureyş böyle yapmadı. Hazret-i Muhammed (aleyhi’s-selam) in Allah’ın birliğini ilan etmesine karşı putperestlikle israr etmek isteyerek ilk önce küfür ve isyana kalkışan, düşmanlık gösteren onlar oldu. Bu ise bir nankörlük idi.

İşte bu surede Cenab-ı Hak Kabe yüzünden Kureyş’in gördüğü bu nimetlere ve bunlara karşı nankörlük etmenin büyük bir ceza ve felaketle karşılaşacağına işaret buyurduktan sonra “Öyle ise aklınızı başınıza alın da sizi bu mukaddes evin yüzü suyu hürmetine felaketlerden kurtaran, açlıktan koruyan, korkulardan emin kılan bir Allah’a ibadet ve kulluk edin! Putlara tapmayın, Allah’ın size verdiği bu kadar nimete karşı nankörlük etmeyin!” buyurmuştur.

Bu sureden şunu da anlıyoruz ki, gördüğü nimetlere, iyiliklere karşı nankörlük etmek insanlığa yakışmayan en bayağı bir şeydir. Kadri kıymeti bilinmiyen nimet de günün birinde elden çıkar. Sonra, her nimet başı Allahu Teala olduğu için her insanın birinci vazifesi, Allah’ı tanımak ve yalnız O’na ibadet etmektir. O’ndan başka ibadete layık yoktur.
Maun Suresi
MaNaSI

Gördün mü o, dine (ceza gününe ve ahirete) inanmayanı? İşte hak dine ve ceza gününe inanmayan, o kimsedir ki: Öksüzü itip kakar, çaresizin ve yoksulun yiyeceğine dair teşvikte bulunmaz; ne kendisi doyurur, ne de başkalarının doyurması için kayırır. Vay o namaz kılanların haline ki, onlar namazlarını gereği gibi ciddi bir vazife olarak yapmazlar. Onlar ki gösteriş için yaparlar ve yardımlığı sakınırlar (kimseye bir damla şey vermek istemezler.)

Tefsir – Bu sure bize şunları bildirmektedir: İnsanlar, yaptıkları iyilik veya kötülüğün karşılığı olarak mükafat veyahut ceza göreceklerdir. Herkesin bir gün olup da ettiklerini bulmaları Allahü Teala’nın inanılması gerekli kesin kanunu, hak dinidir.

Buna inanmayıp da “Dinin aslı yoktur; öldükten sonra ettiklerimizin mükafatını veya cezasını göreceğimiz de yalandır” diyen adamların bulunması şaşılacak şeylerdendir ve düşüncesizliktir.

ahirete, ceza gününe inanmıyanlar öyle kimselerdir ki: Onlar öksüzü itip kakar; kendisinde Allah korkusu olmadığı için yüreği katıdır; zayıflara insaf ve merhamet etmiyerek onları kakıştırır; onlara hakaretle bakar; kovar ve azarlar. Bu, onların adetlerindendir. Demek ki bu huylar, ahirete imansızlık alametlerindendir.

Sonra böyleleri, çaresizlerin ve yoksulların haline, yiyeceklerine dair başkalarına bir teşvikte de bulunmazlar. Bunları hiç düşünmezler. Ne kendileri doyurur, ne de vakti hali yerinde olanların bakıp gözetmeleri için kayırır, tavsiye ve yardımlarda bulunur. Hiçbir suretle fakir ve düşkünlerin halini düşünmez, böylelerine bakmaz ve bakılmasına taraftar olmaz. İşte bu gibi insafsızlıklar dine ve ahirete inanmıyan kimselerin huyudur. Bu kötü huylar onlar için tabiidir.

Fakat asıl şaşılacak şey, dindar görünenlerin bu kötü huylarla huylanmalarıdır. Bu sure bize şunu da talim ediyor ki: Dinin ruhu, Allah’ın buyruklarına üstün bir saygı ile bağlanmaktır. Namaz da dinin direğidir. Namaz kılmak, Allah’ın huzurunda durmaktır. Böyle yüksek bir huzurda olduğunu düşünmiyerek, namazın önemini takdir etmiyerek baştan savma yapmak, yahut Allah için ve temiz bir niyetle kılmayıp dünyevi bir fayda düşüncesiyle ve başkaları görsün diye kılmak; malının zekatını vermemek ve hatta kimseye bir yardımda bulunmamak ve nekeslik etmek, Allah yanında büyük bir cezaya sebeptir.

Bunların bu halleri, dinsiz ve imansız olanların, yetimi itip kakıştırmasından, fakirlere, düşkünlere yardım etmemesinden daha ziyade kötüdür ve yazık bu gibilere.
Kevser Suresi
MaNaSI

Biz verdik sana (Ya Muhammed) hakikatte Kevser. Sen de Rabbın için namaz kıl ve kurban da kesiver. Doğrusu, asıl ebter sana buğz eden (hınç besleyen, diş bileyen) in kendisidir.

Tefsir – Kur’an’da lafız bakımından en kısa, mana cihetinden çok geniş sure budur. Mekke’de nazil olmuştur. Müslümanlar ilk devirlerinde hem azlık, hem de fakir idiler. Peygamber Efendimizin erkek çocukları da o sıralarda ölmüştü. Arap putperestleri bunları Müslümanlık için birer kusur sayarak onlarla alay ederlerdi. “Eğer Muhammed hak Peygamber ve getirdiği din de İlahi bir din olsaydı herkes bu dine giriverirdi. Ve Muhammed’in arkasına adını andıracak bir erkek evladı kalırdı. Adını sanını yaşatacak bir evladı bile yok!” diyerek halkı Müslümanlıktan soğutmaya çalışıyorlardı. (Arkasına erkek evladı kalmamış olanlara Araplar ebter derler ki, güdük kaldı, arkasından adını anacak kalmadı, demektir) İşte bütün bunların birer dedikodudan ibaret olduğunu bildirmek için Allahu Teala bu sureyi inzal buyurdu ve bununla Peygamber’e ve müslümanlara büyük bir müjde verdi.

Allahu Teala buyuruyor ki: “Ya Muhammed! Muhakkak ki biz sana Kevser verdik. Sen bundan dolayı Allah’a şükret, ibadet et…” Acaba Kevser ne demektir? Bunun pek çok manaları vardır. Birkaçını burada gösterelim: Kevser, bitmek tükenmek bilmiyen saadet ve hayır kaynağıdır.

Kevser, geçtiği her yere, kupkuru bir çöl dahi olsa, taze bir hayat sağlayan, oranın kısırlığını, yoksulluğunu feyiz ve berekete çeviren Cennet ırmağıdır.

Kevser, bütün dünyaya feyiz ve bereket getirecek, dünyayı baştanbaşa yenileyecek bir ilim, hikmet, fazilet deryasıdır.

Kevser, bütün beşeriyet için bir saadet ve selamet kaynağı olan Peygamberlik rütbesidir. İşte Kevser’in böyle birçok manaları vardır. Bütün bu manaları gözönünde tutarak bu surenin manasını şöyle izah edebiliriz:

“Habibim! Ben sana öyle bir rütbe, öyle bir din verdim ki: O, çölün ortasından fışkıran ve rastgeldiği herşeye yeni, taze, ebedi bir hayat veren suyu bol bir ırmak gibidir. Bu manevi ve İlahi kaynaktan fışkıran feyiz ve bereket, hayır ve fazilet hiç kesilmeden akacak ve sınırlarını genişleterek beşeriyetin vicdanını çöl kısırlığından kurtaracak, onu yepyeni bir hayata kavuşturacak ve kıyamete kadar hiçbir engel onun akışını durduramayacaktır. Böylece senin adın, sanın da her zaman ve her yerde söylenecek, kalplerde yaşıyacak, dinin dünyaya yayılacaktır. Dünyada olduğu gibi ahirette de Kevser nimeti, Kevser ırmağı sana verilecektir. O’nun sahibi sen olacaksın ve ondan kana kana içenler mes’ut ve bahtiyar olacaklardır.”

“Şunu kesin olarak bil ki: Güdük kalacak, sonu gelmeyecek, adı sanı unutulacak olan sen ve senin dinin değil, asıl sana ve senin dinine düşman olanların kendileridir. Onların soyu sopu kalmayacaktır. Öyle ise bu büyük nimeti sana veren Rabb’ın için, evet yalnız O’nun için namaz kıl, ihlas ve tam bir bağlılık ile ibadet et, kurban da kes; kulluğunu göster.”

İşte bu İlahi hitap, daha ortada birşey yok iken Müslümanlığın dünyaya nasıl yayılacağını, Onun nasıl bir saadet ve fazilet kaynağı olduğunu, bu dine düşman olanların her zaman ve her yerde ebter ve güdük kalacaklarını, dünyada nam ve nişanları kalmıyacağını haber veriyor ve Peygamber’in de kıyamete kadar adının anılacağını, dünyada olduğu gibi ahirette de Kevser nimetinin kendisine verildiğini müjdeliyordu. Nasıl ki öyle olmuştur ve öyle olacaktır.

Bu tükenmek bilmiyen nimete karşı Cenab-ı Hakk’ın namaz ve kurban ibadetleri ile emir buyurması, bu ibadetlerin Allah yanındaki yüksek mevkilerini ve önemini gösterir.
Kafirun Suresi
MaNaSI

De ki: Ey kafirler! Tapmam o taptıklarınıza. Siz de tapanlardan değilsiniz benim Mabudum (Allah)’a. Hem ben tapıcı değilim sizin taptıklarınıza. Hem de siz tapıcı değilsiniz benim ibadet ettiğim (Allah)’a. Size dininiz, bana da dinim.

Tefsir – Bu sureye, Kafirun Suresi denir. “De ki” buyruğu, Peygamberimizedir. Mekke devrinde nazil olmuştur. Peygamber Efendimiz Allah’tan aldığı buyrukları, çok yumuşak bir şekilde söylemeğe memur idi. Halbuki bu sureyi tebliğ ederken, ‘Ey kafirler?’ diye en ağır bir vasıfla başlaması için emir alıyor. Çünkü bu surede kendilerine “Ey kafirler!” diye söylenilen kimseler hakka karşı besledikleri kinlerini, gayızlarını ve öfkelerini bir türlü gideremiyen, tuttukları kötü yoldaki inatlarından vazgeçmiyen ve imana gelmiyecekleri, Allah’ın katında belli bulunan kimselerdir ki “küfür” bunlar için değişmez bir vasıftır. Binaenaleyh, buradaki kafirlerden maksat, Kureyş’den muayyen kimselerdir.

Peygamber Efendimiz İslam davasını, bir tek Allah’a iman ve ibadet etmek akidesini ortaya atıp da “Ey insanlar, bu putlara tapmayı bırakın, Allah’ın bir olduğuna iman ve yalnız O’na ibadet edin, O’ndan başka ibadete layık bir İlah yoktur” dediği zaman, Kureyş O’na şöyle karşı koydular: “Biz dedelerimizden kalan putlarımızı bırakamayız. Biz onlara tapmak suretiyle asıl Allah’a, yeri göğü yaradana yaklaşabileceğiz. Atalarımızın yolundan ayrılıp da senin peşinden gidemeyiz.”

Allah’a bir takım ortak isnat eden, Allah’ı bırakıp da kendi elleriyle yaptıkları putlara tapan bu müşrikler fikirlerinde o kadar inat ve ısrar ettiler ki, kendilerini doğru yola çağıran Peygambere ve O’na iman edenlere yapmadık eziyet bırakmadılar. Peygamber Efendimiz de hiç durmadan ve yılmadan vazifesine devam ediyordu.

En sonra Kureyş’in azılılarından beş on kişi Peygamberimize gelerek şöyle bir teklifte bulundular: “Sen bu davadan vazgeç, biz sana istediğin kadar mal verelim, seni kendimize reis yapalım. Eğer buna da razı olmazsan seninle bir uzlaşma yapalım: Sen bazan bizim putlarımıza tap, biz de arasıra senin Allah’ına tapalım. Böylece hayır ve selamet hangisinde ise ona hepimiz kavuşmuş oluruz.”

Kalbleri kararmış olan bu zavallılar Peygamberlik ne demek olduğunu bir türlü anlayamıyorlardı. Bilmiyorlardı ki: “Hazret-i Muhammed (aleyhi’s-selam) bu ilahi davasından, bu hak yolundan asla dönemezdi. Hiçbir sebep ve menfaat O’nu yolundan çeviremezdi. Çünkü O, maddi bir menfaat, bir şöhret peşinde koşmuyordu. O, Allah’ın bir elçisi idi ve O’nun namına hareket ediyordu.

İşte müşriklerin böyle söylemeleri üzerinedir ki, Allah bu sureyi Peygamberine indirdi ve onlara verilecek cevap bu sureyi okumak olduğunu bildirdi. Peygamber Efendimiz de onların yukarıdaki ahmakça tekliflerine cevap olarak bu sureyi okudu. Bununla onlara bir kere daha anlattı ki: “Ey Allah’a inanmayan ve O’na ortaklar yapan ve putlara tapan kafirler! Ben Allah’ın Peygamberiyim; sizi hak yoluna çağırmaya memurum; bu benim kendi davam değildir. Size ancak Allah’ın emirlerini söylüyorum. Allah’tan nasıl almış isem öylece size tebliğ ediyorum, bildiriyorum. Sizin teklifiniz, cahilce, ahmakça, kafirce bir tekliftir. Çünkü ben, sizin İlah diye tapıp durduğunuz ve benim de bazı kere tapmamı istediğiniz o putlara ne geçmişte, ne şimdi, ne de bundan sonra bir an bile tapmadım, tapmıyacağım ve tapmam. Ben, yalnız ve yalnız Rabbü’l-alemin olan tek Allah’a ibadet ederim. Esasen siz de benim ibadet ettiğim hak mabuda, Allahu Teala’ya ibadet edicilerden değilsiniz. Bugüne kadar O’na ibadet etmediğiniz gibi şimdi de O’na tapmıyorsunuz ve bu halinizle O’na tapıcı ve tapacak da değilsiniz. Çünkü O’nun birliğine ve ibadetin yalnız O’na olacağına, O’ndan başkasına tapmanın şirk ve küfür olduğuna iman etmediniz ve etmiyorsunuz. (Bazan putlarımıza, bazan da Allah’a tapalım) demek, Allah’ın bir olduğuna inanmamaktır. Binaenaleyh sizin taptığınız, benim ibadet ettiğim Allah olmadığı gibi, ibadetiniz de benim ibadetim değildir. Ben yeri göğü yaratan bir Allah’a, O’nun emrettiği gibi ibadet ediyorum; siz ise kendi elinizle yaptıklarınıza tapıyorsunuz. Madem ki öyledir ve madem ki sizde hakkı duymak istidadı yoktur; artık sizin olsun dininiz ve taptıklarınız; hak İslam Dini de benimdir.”

Bu sureden şunları da öğreniyoruz: “Allah’a kulluğun şartı tam bir iman ve ihlastır. Her şeyten önce O’nun bir olduğuna, sonsuz ve külli kudretine; her tasarruf O’nun elinde olduğuna, eşi ve benzeri olmadığına inanmak lazımdır. Fakat bu kadarı yetmez. Bundan sonra da O’na öz yürekle ibadet etmek, ibadetin de yalnız O’na olacağına inanmak ve ibadette O’na başkasını şerik yapmamak, canlı cansız, ne suretle olursa olsun başka birine tapmamak, tapınır derecede gönül vermemek gerektir. Yoksa hem Allah’a ibadet, hem de bizi Allah’a yaklaştırsın niyetiyle başkasına tapmak ve Allah’tan istenilecek şeyleri ondan istemek, imansızlıktan başka bir şey değildir. Sonra iman demek, bir şeye sımsıkı sarılmak demektir. Bugün bir türlü, yarın başka türlü, her gün renkten renge girmek iman değildir.

Bu surenin sonunda “Sizin dininiz size, benimki de bana” buyurulması müşriklerle bir mütareke yapmak değil, onlara tam bir meydan okumaktır.
Nasr Suresi
MaNaSI

Allah’ın (vaad eylediği) yardımı geldiği ve zafer kazanıldığı (Mekke’nin fethi ile İslam’a fütuhat kapılarının açıldığı); ve insanların fevç fevç, küme küme Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman artık Rabbını överek şanını yücelt ve Allah’tan mağfiret iste. Çünkü O, tövbe ile kendisine dönenleri kabul eder.

Tefsir – Müslümanlar ilk devirlerinde hem az, hem fakir idiler. Düşmanların sayıları, kuvvet ve kudretleri ise onlarla ölçülemiyecek kadar çoktu. Bundan ötürü her vakit düşmanların maddi ve manevi ezici tazyiklerine uğruyorlar ve bu yüzden kalpleri hep üzüntü ve sıkıntı içinde geçiyordu.

Bir taraftan mü’minlerin bu hali, diğer taraftan güneş gibi parlayan bu açık hakikatı görmiyerek Kureyş’in kendisini yalanlaması Peygamberimize de iç sıkıntısı veriyordu. Peygamber de mü’minler de öyle istiyorlar ki: Hak batıla tam bir galebe çalsın. Peygamberin güttüğü dava, Allah’ın yardımıyla bir an evvel kesin bir zaferle neticelensin. Allah’ın vaad buyurduğu bu zafer geçtikçe kalplerindeki sıkıntı, üzüntü ziyadeleşiyordu. Mutlak kemal, yalnız Allah’a mahsus olduğundan vaad olunan bu zaferin ne zaman ve nasıl olacağını bilmiyorlardı. Efendimiz bu zaferin ergeç tahakkuk edeceğini biliyordu amma, onun biran evvel tahakkukunu da istediğinden, bunun gecikmesi yüzünden kalbine gelen şeyleri Allah’a karşı bir günah gibi görür ve ondan Allah’a istiğfar ederdi. İşte bu sure bütün bunlara cevap olmak üzere indirilmiş ve Peygambere de şöyle müjde verilmiştir:

“Ya Muhammed! Bir gün, seni Peygamber ve elçi gönderen, senin yegane Mabudun olan Allah’ın tam yardımı gelecek ve Allah seni düşman üzerine üstün kılacak, Mekke fetholunacak: Mekke’nin fethi ile kalpler İslam’a ve İslam kapısı da bütün insanlara açılarak (1) İslam Dini intişar edecek ve insanlar küme küme, alay alay İslam Dini’ne girecek ve sen bu üç büyük muvaffakiyeti göreceksin. İşte sen, Allah’ın sana vaad eylediği bu yardım ve fütuhatı ve insanların böyle fevç fevç Allah dinine girmeye başladıklarını gördüğün vakit, artık sana bu büyük nimetler veren Rabbının büyük lütuf ve ihsanına mazhar olduğundan dolayı O’na layık her türlü saygı ve tazimat ile hamdet; O’nu öğerek şanına yaraşmıyan, eksikliği andıran her türlü şeylerden O’nu tenzih ve takdise daha ziyade devam et! Ve önce hatırınıza gelen sıkıntılardan dolayı da gerek kendin ve gerek ümmetin için Allah’tan mağfiret dile. Bütün kalb temizliğiyle Allah’a dön. Zira Cenab-ı Hak, tertemiz kendisine dönenleri affeder.”

Bu sure, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in nihayet böyle mansur ve muzaffer olarak kendisine fütuhat kapıları açıldığı ve halkın alay alay akın akın Allah dinine girmeğe başladıklarını gördüğü ve bu suretle din tekamül edip de dünya kendisine teveccüh eylediği zaman bu muvaffakiyetlerden, bu büyük zaferden dolayı Allah’a şükrederek dünyayı ümmetine bırakıp bütün temizliğiyle Allah’a dönmeyi istemesine de işaret ediyordu. Onun için Mekke’nin fethinden sonra insanların bölük bölük İslam Dini’ne girdiğini ve Haccetü’l-veda’da da yüz binden ziyade müslümanın Arafat dağında toplandığını gördükten sonra Cenab-ı Peygamber Mevlasına kavuşmasının yaklaştığını söylemişti. Çünkü bu sure onu haber veriyordu.

Bu sureden şunu da anlıyoruz: İnsan hayatta elde ettiği başarılardan, kazandığı zaferlerden dolayı daima Allah’a şükretmeli; onları Allah’ın bir lutfu sayarak hiç şımarmamalı ve Allah’ı unutmamalıdır. Allah’ı unutarak bütün başarıyı kendisine mal etmek, İlahi kudretle beşeri aczi bilmemekten ileri gelir ki büyük bir gaflettir.

Dipnot

Bu surenin Hayber fethinden sonra ve Mekke’nin fethinden evvel nazil olduğunu söyleyenler çoktur.
Tebbet Suresi
MaNaSI

Ebu Leheb’in iki eli kurudu, kendisi de (helak oldu!). Ne malı fayda verdi ona, ne de kazandığı. O, (dünyada benzeri görülmemiş) bir alevli ateşe yaslanacak. Gerdanında hurma liflerinden bükülmüş bir iple odun taşıyan karısı da!

Tefsir – Bu surede bahis konusu Ebu Leheb, Peygamberimizin öz amcasıdır. Fakat ne yazık ki bu, İslam’ın en azılı düşmanlarından idi. Peygamber Efendimiz, yakınlarını İslam’a davet etmek, İslam’ın esaslarını onlara anlatmak üzere Allah’tan emir aldığı zaman hepsini bir yere topladı ve onlara “kendisini nasıl bildiklerini, söyleyeceği şeye inanıp inanmıyacaklarını” sordu. Onlar da: “Seni çok doğru ve emin biliriz, ne söylersen doğru söylersin” dediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz: “Biliniz ki Allah beni size elçi gönderdi, en yakınlarıma kendi emirlerini söylememi ve dinlemiyenleri, ahiretin azabı ile korkutmamı emir buyurdu. Geliniz, evvela Allah’ın birliğine, Ondan başka İlah olmadığına ve benim hak Peygamber olduğuma ve ahiret gününe iman ediniz. Putlardan yüz çeviriniz. Böylece iman ederseniz selamete erersiniz, kurtulursunuz. Allah’ı bırakıp da, birçok tanrılara ve putlara tapmak insanlığı alçaltmaktan, varlığını süflileştirmekten başka bir şey değildir. İnsan yalnız Yaradana tapar, yalnız O’ndan yardım ister. Eğer böyle yapmaz ve beni dinlemezseniz sizin için Allah’ın azabından kurtuluş yoktur” dedi.

Peygamber Efendimizin öz amcası Ebu Leheb de bu toplantıda hazır bulunuyordu. Kendisi çok müteassıp bir müşrik ve putperest idi. Peygamber Efendimizin bu öğütlerini işitir işitmez, son derece öfkelendi ve ayağa kalkalarak “Yuh sana, bizi bunun için mi topladın?” dedi ve orada bulunan cemaati dağıttı; hepsini Peygamberin aleyhine kışkırttı; Kureyş kavmini ondan soğuttu. Bu kadarla da kalmıyarak ondan sonra da, bir taraftan kendisi, bir taraftan karısı var kuvvetleriyle müslümanlar aleyhine çalışmaya başladılar. Peygambere yardım edeceği yerde O’nun aleyhinde fitne ve fesat ateşini alevlendirmek için ne lazımsa yaptılar. Sihirbaz olduğunu, deli olduğunu söylediler. Böylece İslam’ın yayılmasına, karanlıklar içinde gidecek bir yol arayan insanların doğru yolu tutup gitmelerine engel olmaya çalıştılar. Hele Peygamberin şahsına ve müslüman olanlara ne eziyetler yaptılar!..

Fakat bunların bu çalışmaları, bu didinmeleri nasıl bir netice verdi? İşte bu sure onu ta önceden haber veriyordu: Ebu Leheb’in Müslümanlık aleyhine çalışan iki eli kuruyacak, kendisi de yok olacak; sade dünyada değil, ahirette de muradına ermiyecek, onun ve karısının bütün uğraşmaları boşa çıkacak ve Müslümanlık her tarafa yayılacak, kökleşecek, yaşıyacak. Karşısına bin Ebu Leheb çıksa yine boştu. Ona karşı açılan ağızlar günün birinde kapanacak, Ona karşı kalkan eller kuruyacak ve o ellerin sahipleri en feci bir ölümle yok olacaktı. Bu iki kere iki dört edercesine kesin idi. Çünkü “Tebbet” Suresi bunu, daha olmadan, oldu diye haber veriyordu. Gelecekte olacak şeyi oldu diye ifade etmek çok beliğ bir ifadedir. Onun muhakkak surette olacağının kesin bir delilidir.

Hakikaten Ebu Leheb, muradına ermiyerek, hüsran ile öldü. Bedir harbinde müslümanların muzaffer olduğunu duyunca, kötü bir hastalığa tutularak kahrından öldü. Hastalığında aile efradından bile kimse yanına yaklaşamamış, ölüsü üç gün kalmış ve kokmuş idi. Demek ki, Kur’an’ın daha evvel haber verdiği dünyada iken gerçekleşmişti.

Sade Ebu Leheb değil, onun benzerleri de hep aynı akıbete uğradı. İslamiyeti yıkmak için uğraşanların elleri kurudu, sesleri kısıldı ve sonunda hepsi helak oldular. Ne malları, ne kazançları, ne şöhretleri, ne mevkileri kendilerine fayda vermedi; layık oldukları akıbeti önliyemedi. Çünkü Ebu Leheb lugat bakımından, alev babası demek olduğundan bundan maksat, yalnız onun şahsını söylemek olmayıp, vasfına ve bu vasıfta ona benzeyenlerin, yani Peygambere ve İslam’a karşı ateş püskürmek isteyenlerin, hallerine de bu surede işaret edilmiş oluyordu. Binaenaleyh bu sure. Ebu leheb ile o tıynette olanların akibetlerini önceden nasıl haber vermiş ise, dünyada öylece olmuş ve düşündüklerine muvaffak olamamışlardır. Dünyaya kötü adlarından başka bir şey bırakmamışlar, ahirette de alev saçan cehennemlere yaslanmak suretiyle cezalarını çekeceklerdir.

Ebu Leheb’in karısına gelince: Bu kadın Hz. Peygamber Efendimizin geçeceği yollara geceleyin dikenli ağaçlar ve dallar koymak suretiyle Ona eziyet eder ve kocasının kötü işlerine bu da katılırdı. Bunun için Kur’an bunu odun taşıyıcı diye tavsif eder. Odun taşıyıcının bir manası da kundakçılık yapmak, fesat çıkarmak demektir. Gerçekten bu kadın Müslümanlık ve Peygamberimiz aleyhine kundakçılık yapmakta idi. Demet demet dikenleri toplar, iplerle bağlar ve karanlık gecelerde Peygamberin yolu üzerine yığardı. Peygamberimiz aleyhinde kundakçılık ederdi. ayette bunun bu kötü hali, gerdanında ip diye çok beliğ bir şekilde ifade olunmuştur.

Fakat bu uğraşmalar da hep boşa gitti ve bu yüzden kendileri de kahrolup gittiler. “Tebbet” Suresi “Ebu Leheb’in iki eli kurudu” demekle bu tıynette olan kimselerin hem dünyada, hem de ahirette akıbetlerinin çok faci olacağını önceden haber vermişti. Bunların dünyadaki akıbetlerini çağdaşları gördüler veya işittiler, ahiretteki akıbetlerini de herkes görecektir.

“Tebbet” Suresinin verdiği büyük ders kısaca şudur: İslam’a, hak ve hakikate düşman olan ve bunu söndürebilmek için kundakçılık yapan kimseler, başka değil, kendileri için kötü bir akıbet hazırlarlar ve kendi elleriyle kendi çukurlarını kazarlar ve kendilerini saracak ve yakacak olan Cehennem ateşinin yakıtlarını hazırlamış olurlar. Hiçbir kuvvet onu söndüremez ve onun önüne geçemez.

İşte görünüşte Ebu Leheb denilen şahıs ile onun karısından bahseder sanılan bu sure, bize böyle yüksek bir ders vermektedir.
İhlas Suresi
MaNaSI

De ki: O, Allah, birdir. Allah, her yönden eksiksizdir ve her dileğin merciidir, her şey kendisine muhtac olan Şanlı, Uludur. O, doğurmadı ve doğurulmadı. O’na hiçbir şey denk de olmadı.

Tefsir – Bu sureye “İhlas” ve “Kul Hüva’llahü Ehad” Suresi denir. Bu sure, Müslümanlığın temeli olan “Allah’ın biriği” akidesini en güzel ve en açık bir şekilde beyan eder ve Allahu Teala’yı herkesin anlıyacağı bir surette anlatır. İslam itikadına aykırı olan bozuk itikatları da apaçık anlatır. Sahih rivayetlere göre, müşriklerle yahudilerden bir cemaat, Peygamber Efendimize gelerek: “Seni bize elçi gönderen ve kendisinden başkasına ibadet olunmamasını isteyen Allah nasıl bir şeydir? O’nu bize vasıfları ile anlat, belki Sana iman ederiz” demeleri üzerine bu sure nazil olmuş ve bununla Allahu Teala en güzel, en iyi bir şekilde kendi zatını, birliğini, diğer itikadların yanlışlığını anlatmıştır.

Cenab-ı Hak bu surede buyuruyor ki: “Habibim! Sen onlara de ki: Beni size elçi gönderen ve kendisine iman vacib olan Allah, her bakımdan birdir, birliği mutlaktır. O’ndan başka tapılacak yoktur, her şeyi yaratan, düzene koyan O’dur. Varlık alemindekilerin hepsi O’ndandır O’na muhtaçtır ve O’nunla durmaktadır. O ise, bunlardan hiçbirine muhtaç değildir. Bütün varlıkların sıkıntı gördüğü, darda kaldığı zaman başvurduğu, aman diye çağırdığı çağıracağı yalnız O’dur. İlk ve son O’dur. Ne evveli var, ne de sonu. İhtiyaçların temin edilmesi için yalnız O’na müracaat olunur ve yalnız O’ndan istenir. Çünkü her şeye kadir olan yalnız O’dur. O, doğurmadı ve doğurulmadı; böyle şeylerden tamamiyle uzaktır. Oğulları ve kızları var demek şirktir. Hiçbir yönden ne zatında, ne sıfatlarında, ne işinde hiçbir suretle benzeri, eşi, ortağı, dengi, rakibi yoktur.”

İhlas Suresi, evvela Allah’ın mutlak birliğini anlatarak Allah’a ortak katan, Allah’tan başka ilahlar kabul eden dinlerin batıl olduklarını bildirmiş ve teslis (Allah üçtür) akidesinin bozuk olduğunu da takrir etmiş oluyor.

İkinci ayet, Allah’ın Samed olduğunu yani hiçbir şeye muhtaç olmayıp her ihtiyaçta kendisine başvurulan en yüce varlık olduğunu anlatarak varlık alemindekilerin hepsi O’na muhtaç olduğunu, O’nsuz hiçbir şey var olmıyacağını anlatarak “madde ve ruhun, Ruhü’l-Kuds, madde ve kuvvetin bir yaratıcıya muhtaç olmadığı” itikadını da çürütmüş oluyor.

üçüncü ayette Hıristiyanlık gibi Allah’ı baba, oğul, Ruhü’l-Kuds diye üç uknumdan mürekkep ve hepsini Allah’lık itibariyle bir sayan; Mekke putperestleri gibi, meleklere Allah’ın kızları diyen dinlerin de bozuk oldukları bildiriliyor.

Dördüncü ayette hulul, yani Allah’ın insan vücuduna girdiği akidesini taşıyan, insanı ilahlaştıran dinlerin bozuk oldukları anlatılıyor.

Bundan başka “şirk” yani Allah’a denk ve müsavi ilahlar tanımak bahsi dört şekildedir: İlahların taaddüdüne, bazı şeylerin Allah’a ait olan sıfatları haiz olduğuna, herhangi şeyin Allah’a nisbet olunabileceğine, Allah tarafından yapılacak şeyleri bir başkasının yapabileceğine inanmak.

İşte bu dört ayet, bu dört çeşit şirki, bu çeşit bozuk itikatları da reddediyor. Bu surede Allah’a isnad edilen “birlik” mutlaktır. Vahdetin en son kemalini bulmuş olan birliktir. Ondan ekmel “vahdet” tasavvuruna imkan yoktur. Binaenaleyh birinci ve ikinci ayetler Allah’ın mutlak birliğine mugayir olan ve başkasına ihtiyacı andıran herşeyi reddettiği gibi, Hıristiyanlıktaki bir üç, üç bir; akidesini de çürütmektedir. Çünkü bu surede tarif edilen vahdet, gerek ilahların birden fazla olması akidesini, gerek baba, oğul, Ruhü’l-Kuds gibi teslis itikadını tamamiyle söküp atmaktadır. üçüncü ve dördüncü ayetler de “Meleklere Allah’ın kızlarıdır” diyenleri ve insanı ilahlaştırıp, Allah’a denk yapanları reddetmektedir.

Hülasa: Dört kısa ayetten ibaret olan bu sure bize talim ediyor ki: Allah birdir, Allah’ın ne zatında ne sıfatlarında, ne de işlerinde, ortağı, dengi, benzeri ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Başkası ise hep O’na muhtaçtır. O’ndandır ve O’nunla durmaktadır. Bunun aksine olan, buna aykırı düşen her itikat, her fikir çürüktür, yanlıştır. İşte müslüman itikadı budur. Dört kısa ayetten ibaret olan İhlas Suresi hem İslam itikadının temelini, hem de ona aykırı olan çürük ve bozuk itikatları eşsiz bir surette beyan etmiştir.
Felak Suresi
MaNaSI

De ki: Yaratılmışların şerrinden, karanlık çöktüğü zaman gecenin şerrinden, düğümlere üfleyenlerin şerrinden ve haset edenin, içindeki hasedini dışarıya vurduğu vakit, şerrinden; şafak aydınlığının Rabbine (Allah’a) sığınırım.

Tefsir – Felak Suresi bize dört şeyden korunması ve bunların şerrinden Allah’a sığınmayı talim ve emrediyor:

1- Yaratılmış ve dünyada mevcut olan herhangi bir şeyden, herhangi bir vakit ve zamanda gelecek her türlü şer, zarar ve kötülüklerden.

Allah’ın yarattığı şeylerin hiçbirisi bizatihi kötü ve şer değildir. Hepsi Allah’ın yarattığı bir şey olduğundan dolayı, hayırdır, iyidir. Çünkü varlıktan, İlahi hikmete göre, mukadder olan yerini ve nasibini almıştır.

Bununla beraber herhangi bir şey kendi hilkati bakımından hayır olduğu halde, bize olan zararı bakımından bizim için şer olabilir. Zehirli ve yırtıcı hayvanlar da kendi zatları bakımından şer ve kötü değildirler. Bunlardaki şer ve zarar nisbidir. Binaenaleyh bize zararı dokunacak, bize kötülük getirecek şeylerden bizi koruması için daima Allah’a sığınmak ve O’na yalvarmak ve korunmasını bilmek lazımdır. O cihet bize düşen bir vazifedir.

2- Gece, gündüze bakarak bir vahşettir, korkunçtur. İnsana korku verir. Fakat gecenin bir de tam karanlığı çöktüğü, “kapkara, zindan gibi, göz gözü görmez” dediğimiz çok korkunç zamanı vardır. Gece bu hali aldığı vakit, insana şer ve kötülük daha kolay şekilde gelebilir. Yolcu yolundan çıkar ve nereye gideceğini şaşırır, düşman da böyle bir zamanı kollar. İşte böyle bir gecenin şerrinden, böyle bir zamanda insana gelebilecek zararlardan da Allah’a sığınmak lazım olduğunu yine bu sure bize talim etmektedir. Demek ki gecenin bu hali de bilhassa korunulmayı ve Allah’a sığınılmayı icap ettirmektedir.

İnsanların hak ve hakikat ışıklarından mahrum bir duruma düşmeleri de böyle karanlık içinde kalmaya benzer. Bu da her türlü kötülüklere sebeptir. Böyle bir duruma düşmekten de Allah’a sığınmak lazımdır. Böyle zamanlarda gelebilecek olan şerleri, kötülükleri, dünya ve ahiretle ilgili zararları ancak Allah görür ve O önleyebilir. Böyle bir duruma düşmekten koruması için de daima Allah’a yalvarmak lazım olduğu bu ayetten anlaşılmaktadır.

3- İpliklere düğümler bağlayarak onlara, şunun bunun hesabına üfleyen, efsun yapan, yahut insanlara kötü ve aldatıcı telkinler yapan birtakım büyücüler ve kötü ruhlu insanlar vardır ki bunlar, yakaladıkları kimseleri karanlıklar içinde kıvrandırırlar ve hakikatı görmelerine engel olurlar. Kendilerini birer kurtarıcı ve her şeyi bilir gibi gösteren ve aldatıcı muskalarla veya telkinlerle insanları sapıtan bu sahtekarlar, aile ve insanlar arasında sevgi bağlarını çözerler. Bunların tuzağına düşmek, aslanların pençesine, yılanların zehirli dişlerine yakalanmaktan daha korkunçtur. İşte bunun içindir ki, bunların şerrinden de Allah’a sığınmak ve kendisini bu gibi kimselere kaptırmamak lazım olduğunu Kur’an’ın bu suresi bize talim ediyor.

4- Başkalarının elindeki nimeti kıskanan, nimeti çekemeyen herhangi bir hasedcinin ruhunu sarmış olan kıskançlık ateşi dışarıya vurduğu zaman, haset ettiği kimseye karşı elinden gelen fenalığı yapmaktan çekinmez. Onu hiçbir şey memnun etmez. Böylelerinin şerrinden de Allah’a sığınmalıdır.

İşte yukarıdan beri saymış olduğumuz bu kötülüklerden, fenalıklardan insan, her vakit için Allah’ına yalvarmalıdır. Bu sure bize bu gerçekleri talim etmektedir.

Her insan daima bunlardan korunma çerelerini aramalı ve Allah’a sığınmalıdır; bunlardan gelebilecek şeylerden ve zararlardan kendisini koruması için Allah’a yalvarmalıdır. Dua ibadetin özüdür; dindarlığın iliğidir. Asıl dua, Allah’a sığınıp O’na doğrudan doğruya yalvarmak ve duasına başkalarının tavassutunu istememektedir.

Allah bu sure ile bütün şerlerden, doğrudan doğruya kendisine sığınmamızı emreylemiştir. “Bana dua ediniz, şer ve kötülüklerden bana sığınınız” diye duanın kabul edileceği kapıları herkese açmış, herkesi o kapıdan içeri girmeye çağırmıştır. Binaenaleyh doğrudan doğruya Allah’a iltica ve dua etmiyerek dua tellalı aramak ve şunun bunun efsunlarından, yapacağı büyülerden medet ummağa kalkışmak diyanetin icabı değil, cahiliye adetidir ve en büyük günahtır. Esasen büyücülük ve efsunculuk büyük günahlardandır.
Nas Suresi
MaNaSI

“De ki: Sığınırım Rabb’ına nasın. Melikine nasın. İlahına nasın; şerrinden o sinsi vesvasın. Ki, fiskos eder sinelerinde (1) nasın; gerek cinden (olsun o sinsi) gerekse insden.”

Tefsir- Bundan evvelki, sure her şeyin, gece ve gündüz, her zaman insana arız olabilecek açık şerlerinden Allah’a sığınmak lazım olduğunu bildiriyordu. Bu surede ise, gözle görülmeyen, elle tutulmayan gizli şerlerden ve gizli kuvvetlerden de korunmak ve Allah’a sığınmak lüzumu bildiriliyor. İzah edelim:

Nas, insan demektir. Rabb, duygusu olmayan maddedin canlı insanlar yaratıp onları birçok nimetleriyle terbiye eden, halden hale geçirip yetiştiren, besleyip büyüterek kemale erdiren ulu yaratıcı (Allah) demektir.

Melik; kemale eren insanların hepsini hükmü altında tutan, hayati işlerini kudreti ile tedbir eden, onların üzerinde hükümlerini, iradelerini dilediği gibi yürüten yaratan, rızk veren ve öldüren hakim demektir.

İlah, sonsuz kudreti ve büyüklüğü ile insanın kalbinde yaşayan ve kendisinden başkasına tapmak caiz olmayan hak Ma’bud, Allahu Teala Hazretleridir. Binaenaleyh Rabb, Melik, İlah her üçünden maksat Allahu Teala’dır. Her biri insanın muhtelif haline nazaran ayrı manalara işarettir.

Allah yalnız insanların değil, her şeyin Rabbi, Meliki ve İlahıdır. Fakat bunun böyle olduğunda şaşıran ve sapıtan yalnız insanlar olduğu için, nasın Rabbi, nasın Meliki, nasın İlahı denilmiştir. Binaenaleyh nasın tekrar olunmasında yüksek bir hikmet ve belagat vardır.

Vesvas; vesvese veren, insanın içine kötü şeyler getiren, bağrında yavaş yavaş kötülük fısıldayan, fiskos eden demektir.

Hannas; geri geri çekilip sinen, aldatmak ve hak yolundan geriletip fenalığa sürüklemek için sinsi sinsi çalışan, sinerek fırsat kollayan vesvese kaynağı demektir.

Cin; gizli olan ve göze görünmeyen mahluktur. İns de bildiğimiz insanlar demektir. Bunların her ikisinin vesvese ve fiskosundan Allah’a sığınmak lazım geldiği bize talim olunmuştur.

Şimdi surenin manasını şöyle genişletebiliriz:

“Habibim de ki: İster göze görünmeyen varlıklardan, ister insanlardan olup da aldatmak, hak yolundan geriletip fenalığa sürüklemek için insana gizli gizli vesvese veren; insanın içinde fiskos eden, hep fenaya çağıran sinsi, geriletici ve kötülük kaynağının şerrinden insanları yaratıp terbiye eden; halden hale geçirip kemale erdiren; onların hepsi üzerinde mutlak hakim olan, sonsuz kudret sahibi hak İlah, Allahu Teala’ya sığınırım. Rabbım! Senin iraden dışında hiçbir şey yoktur ve olamaz. Beni bunların şerrinden, bunların dediklerine uymaktan, çağırdıkları kötü yollara gitmekten koru!”

Bundan evvelki surede korunulması lazım gelen ve şerlerinden Allah’a sığınılması emir olunan dört şey, görünür şeylerdendi. Bu surede korunulması emir olunan şey göze görünmeyen ve insanın içine atılan bir vesvesedir. İnsanın içine sokulan gizli bir fiskostur. Fakat, bunun tehlikesi daha büyüktür. İnsan, hayatının her dakikasında bundan korunmak zorundadır.

Dışardan gelecek olan bir şer, bir fenalık ne kadar büyük zarar doğursa, insana ne kadar acı, elem ve ıztırap verse yine sebebiyet vermedikçe, onun ruhunu kirletemez. Allah yanında sorumluluğu icap ettiremez. Çünkü istiyerek yaptığı bir şey değildir. İmanına, itikadına, ibadetine bir eksiklik vermez; Allah yolundan geriletemez.

Fakat kötü arkadaşlar, şeytanlar ve nefsani arzular yüzünden uğrayacağımız zararlar böyle değildir. Gerek insan şeytanı, gerek göze görünmeyen şeytanlar ve nefsani meyiller yavaş yavaş, sinsi sinsi kalbe soktukları kötü hatıralarla, vesvese ve fiskoslarıyla insanın ruhunu kirletir, insanı hak yolunda ilerlemekten alıkor. Aklını ve fikrini çelerek iman ve itikadını bozar, sırf hayvani ve geçici zevklerle oyalar. Bunlar, fertlerin gönüllerinde, insan cemiyetlerinin aralarında, yahut Allah’ı unutanların göğüslerinde, sezilir sezilmez, fiskos eder gibi, yavaşcadan gıcıklıyarak kötü telkinler yapar, fena fena temayüller uyandırır ve böylece akıl ve fikrini çeler, türlü türlü fenalıklara düşürür. Allah yoluna gitmekten, insanlık gayesine ermekten alıkor, nihayet din ve imandan çıkarır, ebedi helake sürükler. Gerek görünerek ve gerek hiç görünmeden insanların kalbine vesveseler atan, kötülükler telkin eden bu şeylerin şerrinden Allah’a sığınmak ve içimize böyle kötü bir hatıra ne taraftan gelirse gelsin ona uymamak, o sesin çağırdığı tarafa gitmemek ve o aldatıcı fiskoskalara uymaktan kendisini koruması için daima Allah’a yalvarmak gerekir.

İşte bu surenin bize talim eylediği gerçek budur.
Ayetu’l-Kursi
KISACA MaNaSI

Allah, O Allah’dır. O yegane hak mabuddur ki O’ndan başka İlah yok, yalnız O; daima yaşayan, duran, tutan, her an bütün hilkat üzerinde hakim, Hayy ü Kayyum ancak O’dur. Ne gaflet basar O’nu, ne uyku. Göklerde, yerde ne varsa hepsi O’nundur.

Kimin haddine ki izni olmaksızın O’nun yanında şefaat edebilsin? Allah yarattıklarının işlediklerini, işleyenlerini, geçmişlerini, geleceklerini bilir. Onlar ise O’nun bildiklerinden yalnız dilediği kadarını kavrayabilir; başka bir şey bilemezler. O’nun kürsüsü, ilmi bütün gökleri ve yeri kucaklamıştır ve bunların koruyuculuğu, bunları görüp gözetmek kendisine bir ağırlık da vermez.

O, Öyle Ulu, Öyle Büyük ve Yücedir

 

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,



0 Yorum YAPILMIS “ Namaz Dua Ve Sureleri ” iCiN




Not: Yorumunuz uygun gorulur ise onaylanip yayinlanacaktir.

İSLAMİYET Kategorisindeki Diger Yazilar

Mevlid Kandili’niz Mübarek Olsun

MEVLİD KANDİLİ’NİZ... 

2014 Yılı Dini Günler Listesi Tarihleri

2014 Yılı Dini Günler... 

Namaz Hakkında Çok Önemli Bilgiler

Namaz Hakkında Çok... 

Gusül(Boy)Abdesti Nasıl Alınır

Gusül(Boy)Abdesti Nasıl... 

Misvak Nedir? Yararları nelerdir

Bu yazımızda Misvak... 



Haftanın Videosu – EYLÜLLER

KÖŞE YAZARLARIMIZ

nihat_paran_kose_yazarlarimiz

asiyim_safak_kose_yazarlarimiz

DAVAM.AZ

DAVAM AZ

Get the Flash Player to see this player.

Populer Yazilar

Ahmet Şafak’ın Annesi Vefat Etmiştir

Değerli Sanatçımız,... 

Ülkücü Şehitlerimiz Resimleri ve O günler

ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER Abdil... 

Bozkurtlar Fm 1. Şiir Yarışması

Sizlerden gelen istekler... 

Kilise ve Papa Severlere Birkaç Not

Kilise ve Papa Severlere... 

Baglantilar



YASAL UYARI:Bu sayfalarda yayinlanan hic bir yazi, gorsel, resim, analiz ve kullanicilara sunulan diger materyal izin alinmadan bir baska web sitesinde, yazili veya gorsel basin organlarinda yayinlanamaz. Bu sayfalarda yayinlanan bilgi, gorus, yorum, haber veya oneriler nedeniyle ortaya cikacak ticari kazanc veya kayiplardan sorumluluk kabul edilmez. Buradaki yazi, gorus ve yorumlar sayfa ziyaretcilerini veya sahislari sadece ve sadece bilgilendirme niteligi tasimaktadir.Bozkurtlar Fm Tum Yasal Haklarini Sakli Tutmaktadir.Yasal Uyariyi Dikkate Almayan Web Sitesi Sahipleri Hakkinda Bozkurtlar FM Avukati gerekli yasal islemleri baslatma hakkina sahiptir...RADYO BOZKURTLAR FM - SiZiN SESiNiZ SiZiN RADYONUZ 2009-2017