Loading ...
ulkucu-sanatcilar-yeni-albumler-tiklaulkucu-sehitler-ulku-ugruna-bolumufacebook-bozkurtlarfm-tikla twitter-bozkurtlarfm-tikla istek-hatti-ust-bozkurtlarfm

728*90

Atatürk’ün Fikir Babası: Ziya Gökalp

Türkiye Cumhuriyeti’nin icra plânında kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, fikir plânında kurucusu Ziya Gökalp’tir. Atatürk de, bu durumu, “Vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikrilerimin babası Ziya Gökalp’tir.” diye izah etmiştir.

Ziya Gökalp’i incelerken Türk Ocağı ile başlamak gerekir. 12 Mart 1912’de kurulan Türk Ocağını’nın amacı şöyleydi:

“İslam kavimlerinin başlıca bir kesimi olan Türklerin milli terbiyesinin, ilmi, sosyal, ekonomik düzeyinin ilerleme ve yükselmesi ile Türk ırk ve dilinin olgunlaşmasına çalışmak.”
Cemiyetin çalışma şekli de böyle belirtiliyordu:

“Cemiyet, amacını elde etmek için Türk Ocağı adlı kulüpler açacak, dersler, konferanslar, piyesler düzenleyecek, kitap ve broşürler yayınlanacak ve okullar açmaya çalışacaktır.

Milli geliri korumak ve çoğaltmak için her Türk’ten meslek ve sanat erbabıyla görüşecek, ekonomik ve tarımsal teşvik ve uyanlarda bulunacak, bu gibi kurumların doğup yaşamasına elinden geldiğince yardım edecektir.

Ocak, amacını elde etmeye çalışırken, milli ve sosyal bir konumda kalacak, asla siyaset ile uğraşmayacak ve hiçbir zaman siyasi partilere hizmet etmeyecektir.”

Türk Ocağının kurulması tıp öğrencileri arasında büyük heyecanla karşılandı. Yusuf Akçuraoğlu’na göre, Ziya Gökalp’in Türk Ocağındaki faaliyetleri şöyleydi:

“Hamdullah Suphi, Türk gençliğinin ruhunu etkilemeye ve ocakların örgütlenmesine çalışırken, Türk milliyetçiliği fikrinin teorisini düzenlemeye, onu sistem haline getirmeye de Türk Ocağı’ndaki konferans ve sohbetleri, Türk Yurdu’ndaki makaleleri ile bilhassa Ziya Gökalp Bey çalışıyordu.”

Nitekim “Genç Kalemler” ekibi olarak Türk Yurdu’nun yazı kadrosuna katılmışlardı.

“Bu şekilde, Türkçülük fikri, gençler ve aydınlar arasında yayıldı ve yerleşti. Kendini ret ve inkar eden hava, ocağın üzerinden dağıldı. Ziya Gökalp’in değerlendirmesine göre, Doğu ve Batı kökenli akımlara takılmakta ısrar eden softalarla züppelerden başka herkes, ocağa üye yazılmış ve dost kesilmişlerdi.”

Osmanlı İmparatorluğu’nda artık partiler değil, milletler birer siyasal organizasyon halini alıyordu. Bu yüzden, Anadolu’da Mustafa Kemal Paşa’nın başkanlığında başlayan Türk milli hareketi, milli bir Türk devleti meydana getirmeyi hedef seçmişti. Türk Ocakları bu harekete katıldılar. İstanbul’da yapılan milli mitinglere öncü oldular. Batı Anadolu’daki savunma örgüleri ile ilişkide bulundular. Milliyetçi Hareket’in başı Mustafa Kemal Paşa’ya bağlılıklarını bildirdiler. İmparatorluğun son Meclis-i Mebusan’ı seçilirken ocağın belli başlı adamları Milli Türk Partisi adlı partiyle seçime katılarak birkaç mebus seçtirdiler.

İngiliz Baskıları

Ocağın çalışmalarını dikkatle izleyen İngiliz işgal kuvvetleri, 1920 yılında Türk Ocağı’nı iki defa basarak eşya ve evraklarından bir kısmının yok olmasına sebep olduğu gibi, faaliyetini de kesintiye uğrattılar. Ancak Türk Ocağı kendim korudu ve dağılmadı.

Ankara’da milli Türk devleti Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti adı ile kurulduğu sıralarda. Türk Ocağı’nın merkezi de Ankara’ya yerleşti. Yeni Türk devleti “Türk milliyeti” prensiplerini kabul ediyordu. İsmet Paşa da 17 Temmuz 1917’de İsmet İnal adıyla ve 2320 numara ile Türk Ocağı’na girmiş bir ocaklı arkadaş idi.”

Türkçülük Gerçek Oldu

Yusuf Akçuraoğlu 1928’de yazdığı “Türkçülük” kitabını şu cümlelerle bitirir:

“Türkiye Cumhuriyeti’nin başta Büyük Millet Meclisi hükümeti adı ile, sonra da gerçek ismi ile kurulması, Türk milliyetçiliği açısından Türkçülük idealinin gerçekleşmesi demektir. Çoğu Türkçülerin belki hayallerinde gerçekleşeceğini ümit bile edemedikleri idealdir. Türk dahisinin gücü ile gerçek olmuş, milli Türkiye Devleti kurulmuştu.

Türk milliyetçileri dilin Türkleşmesini, hukukun Türk hukuku olmasını ve bundan dolayı kadının çağdaş Türk kanunlarına uygun bir hürriyet kazanmasını, sanatın Türkçeleşmesini, yani şiirin, müziğin, resmin vb. milli ve ileri olmasını, kısaca Türk kültürünün yabancı etkilerden kurtulup kendi benliğini bularak gelişmesini temenni ediyor ve buna ellerinden geldiği kadar çalışıyorlardı.

Fakat bugün kültürel hürriyet ve bağımsızlığın siyasal alanda tüm hürriyet ve istiklal kazanmadıkça elde edilemeyeceği Meşrutiyet deneyi ile anlaşılmıştır. Osmanlı Devletinin siyaseti, sayısız sebeplerden dolayı serbest olmadığı gibi Türk’ün kültürü de Ziya Gökalp Bey’in dediği gibi birçok kapitülasyonlarla bağlıydı. Bu kapitülasyonlara bazılarını Doğu, bazılarını Güney, bazılarını da Batı, Türk’ün boynuna takmıştı. Bütün bu ağır halkaları boyunlarına asıp, istediği gibi yürüyebilmek için Türk, hayat gücünü gösteren bir iktidar ve egemenliği kazanmak zorundaydı. Neticede, siyasette tam hürriyet ve bağımsızlık kazandı. Artık kültürel saldırıları birer birer söküp atmak yolu açılmıştı. Türk milleti, açtığı bu yoldan enerji ve başarıyla devamlı ilerledi. Kültürel hürriyet ve bağımsızlığını sınırlayan engelleri ara vermeden kaldırdı ve hâlâ kaldırmakta devam ediyor.

Türkçülük fikri, yarım asır önce birkaç kişinin kafa ve kalbinde düşünceler, duygular, ve emeller uyandıran, ara sıra dil ve kalemlerinden belirsiz ve

çekingen bir şekilde çıkan bir düşünce idi. Bu düşünce, o zamanlar ortama o kadar ters düşüyordu ki, tarafları olanları, onu açıkça yazmaktan çekmiyorlardı. Halbuki Türkçülük fikri bütün gerçek olmuştur.”

Etnik Partiler Osmanlı’yı Dağıtıverdi…

Osmanlı, “etnik partiler”in birer siyasi organizasyon halini alması ile kısa sürede dağılıverdi. Her etnik grubun, kendi siyasi organizasyonu peşinde gitmesi önce Osmanlıcılığı yıktı. Sonra İslamcılık ile Araplar, devlet bünyesinde tutulmak istendi. O da mümkün olmayınca Türkçülük’ten başka çare kalmadı.

Türkçüler, her ne kadar Fransız İhtilali’nin tesiriyle başlayan milliyetçilik hareketlerinin tesirindeyse de, asıl milliyetçilik ruhu bütün Türk aydınlarında mevcut idi.. Sadece, devletin politikası değildi.. Sonunda o da gerçekleşti.

Türkçülüğün Esasları

Türk Milliyetçiliği’ni “Türkçülüğün Esasları” başlığı altında sistem haline getiren Ziya Gökalp, Türkçülüğün babalan olarak Ahmed Vefik Paşa ve Süleyman Paşa’yı gösterir.

Rusya’da ise iki büyük Türkçü vardı. Birisi Mirza Fethali Ahundof, diğeri Gaspıralı İsmail.

Gökalp’in Atatürk hakkındaki fikri ise şöyledir:

“Evvelce, Türkiye’de Türk milletinin hiçbir mevkii yoktu. Bugün, her hak Türk’ündür. Bu topraktaki hakimiyet Türk hakimiyetidir. Siyasette, kültürde, iktisatta hep Türk Halkı hakimdir. Bu kadar kat’i ve büyük inkilabı yapan zat, Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır. Fakat, yapmak ve bilhassa muvaffakiyetle neticelendirmek çok güçtür.”
Gökalp, “Millet ne ırki, ne kavmi, ne coğrafi, ne siyasi, ne de iradi bir zümredir. Millet, lisanca, ahlakça, edebiyatça, müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir “der.

Irk Meselesi

Gökalp’in, “Atlarda şecere aramak lazımdır. Ancak, insanlarda ırkın sosyal hasletlere tesiri olmadığı gibi, şecere aramak doğru değildir. Bunun aksi bir yol tutarsak, memleketimizdeki münevverlerin ve mücahitlerin birçoğunu feda etmek gerekir. Bu mümkün olmadığına göre, Türk’üm diyen her ferdi Türk tanımaktan, yalnız Türklüğe hıyaneti görülenler varsa, cezalandırmaktan başka çare yoktur” görüşü, Atatürk tarafından, “Ne mutlu Türk’üm diyene” şeklinde ifade edilmiştir.

İşte Gökalp’in kurduğu sisteme göre Türçülüğün esasları:

* Türk’ün yalnız bir lisanı, bir tek kültürü vardır.
Kültürde birleşmeleri kolay olan Türkler: Oğuz Türkleri, yani Türkiye, Azerbaycan, İran, Harezm Türkmenleri’dir. Türkçülükteki yakın ülkümüz Oğuz Birliği, yahut Türkmen Birliği olmaldır. (1924 için)

* Türkçülüğün sonraki ülküsü ise Turan’dır. Turan kelimesini Türkler’den başka Moğollar’ı, Tengizler’i, Finler’i , Macarlar’ı da kapsayan bir kelime olarak almamak gerekir.

* Turan, Türkçe konuşan Yakut, Kırgız, Özbek, Kazak, Kıpçak (Tatar), Oğuz gibi Türk şubelerini kapsayan Büyük Türkistan’dır. Bütün Oğuzlar “Türk” adı ile birleşebilir. Yalnız, Kazaklar aynı kültürler vücuda getirirlerse, o zaman müşterek unvan ihtiyacı olacak, işte bu müşterek unvan Turan kelimesidir.

* Türkçülerin ülküsü Turan adı altında Oğuzlar’ı, Tatarlar’ı, Kırgızlar’ı, Özbekler’i, Yakutlar’ı, Kazaklar’ı lisanda, edebiyatta, kültürde birleştirmektir.

* Dün Türkler için bir milli devlet hayaldi, gerçek oldu. Turan da bir ülküdür. Gerçekleşecektir. Ancak, şimdilik yürürlük sahasında sadece Türkiyecilik vardır. (Cumhuriyet’in ilk yılları için) Kızıl Elma, yani Turan mazide gerçekleşmiştir. Hunlar, Gök Türkler, Oğuzlar, Kırgızlar, Kazaklar, Kor Han, Cengiz Han, Timurlenk, Turan ülküsünü gerçekleştirmedi mi? Turan, bütün Türk ilkelerinin toplamı olan bir Türk camiasından ibarettir. Osmanlı’da ise son dönemlerde idare edenler kozmopolit Osmanlı sınıfını, idare edilenler ise Türk sınıfını oluşturdu. Türk’e “Eşek Türk” denilirdi. Türkler arasında mezhep ayrılığının ortaya çıkması bile bu yüzdendir. Çünkü, Türklerin uğradığı eziyet, halk şeyhleri tarafından Ehl-i Beyt’in uğradığı eziyete benzetiliyordu.

* Sünni kalan Türkler de Osmanlı Kültürüne lakayıt kaldılar. Halk şairleri, halkın hediyeleri ile saray şairleri, sarayın “caize”si ile geçinirdi.

* Eski Türklerde “İl” demek “barış” demekti. “İlhan” ise “barış hakanı” demekti. Türk ilhanları kendilerini beynelmilel barışı sağlayan kimseler olarak görürlerdi Atilla’nın unvanı da Tanrı kut idi. Ancak Avrupalılar bu unvanı “Tanrı’nın Belası” diye tercüme ederek günah işlemişlerdir. Attila, mağlup milletler ne zaman barış istese kabul eden bir ilhan idi.

Kültür – Medeniyet

* Gökalp’e göre bir kavim kültürde yükseldikçe, siyasette de yükselerek kuvvetli bir devlet vücuda getirir. Yükselen kültürden, yükselen bir medeniyet doğar. Medeniyet de milli kültürden doğar. Daha sonra diğer milletlerden de birçok müesseseler alır. Ancak süratli bir kültür değişimi ferdi seciyeyi bozar. Medeniyet değişikliği de milli kültürü bozar.

* Kültürü kuvvetli olan milletler, medeniyet
kuvveli olan milletlere daima galip gelmiştir.

* Türkçüler tamamiyle Türk ve Müslüman kalmak kaydıyla, Batı medeniyetine girmek isterler fakat bundan önce milli kültürümüzü arayıp bularak meydana çıkarmamız gerekir. Deha, esasen halktadır.

* Akdeniz medeniyetinde, yani Sümerler’in, Hititler’in, Asurlar’ın, Fenikeliler’in medeniyetlerine Yunanlılar varis oldu. Yunan medeniyetine de Romalılar.

* Avrupalılar Batı Roma’ya, Müslüman Araplar, Doğu Roma’ya varis oldular. Acemler gibi Türkler de mantığı, felsefeyi, tabii bilimleri tıbbı ve diğerlerini Araplar’dan iktibas ettiler. Müslümanlar haremlik selamlık, çarşaf, peçe gibi adetleri Hristiyan Bizans’tan ve Müslümanlardan aldı.

Skolastik Felsefe

* Avrupa, Rönesans ve reform ile skolastik felsefeden kurtuldu. Biz ise hala skolastiğin tesiri altındayız. Doğu Avrupa’nın Ortodoks milletleri de halen skolastiğin tesirinden kurtulamadılar. Ruslar, Deli Petro zamanında Doğu medeniyetinden Batı medeniyetine geçtiler. Doğu medeniyeti, bugünkü hali ile gelişmeye engeldir.

* Avrupa medeniyetinin gelişmesi, şehirleşme ve iş bölümünün gelişmesi ile doğmuştur. Doğu’da ise şehirleşme ve iş bölümü azdır. Bunun bir örneği de ilimlerdeki iş bölümüdür. Avrupa’da her ilmin ayrı uzmanları yetişti. Doğu’da ise uzmanlaşma yoktur. Doğu’da bilim adamı, bütün ilimlerle ilgilenirdi.. (Dünya bugün yine bütün ilimlerle ilgilenen bilim adamı yetiştirenlerin elinde.)

* Batı’da siyasi kuvvetler ayrılığı yani, yasama yürütme, yargı ayrılığı benimsendi. Tanzimatçılar, Avrupa medeniyetini almaya teşebbüs etti. Ancak yeterli ilmi araştırma yapmadan, esaslı bir ülkü ve program oluşturmadan yarım-tedbirli oldular. İki medeniyeti birleştirmek istediler. İki türlü kanun, iki türlü mahkeme, iki türlü vergi, iki türlü bütçe doğdu. Medrese ile mektep ayrılığı doğdu. Yâlnız Harbiye ve Tıbbiye’de ikilik olmadı. Bunlar da milli hayatımızı kurtardılar. Yeniçerilerin askerliğiyle, hekimbaşıların doktorluğu ile kalsaydık bunu yapabilir miydik? Ancak diğer mesleklerdeki yeniçerilikler devam etti.

* Japonlar, dinlerini ve milliyetlerini muhafaza etmek şartıyla Bati medeniyetine girdiler. Bu sayede her hususta Avrupa medeniyetlerine yerleştiler. Böyle yapmakla, dinlerinden, milli kültürlerinden hiçbir şey kaybettiler mi? Asla! O halde, biz niçin tereddüt ediyoruz?

* Rumi takvim Rumlar’a aitti. Bıraktık, Miladi takvimi aldık. Aynı şey, Aristo mantığını bırakıp, Descartes-Bacon mantığını alırsak bunun dinimize ve kültürümüze ne zararı olabilir? Eski ilimleri Araplar yolu ile Bizans’tan almıştık. Terk edeceğimiz şeyler hep Bizans’tan aldığımız şeylerdir.

* Birbirine benzemeyen üç tabakamız var; Halk, medreseler, mektepliler. Bir milletin böyle üç yüzlü bir hayat yaşaması normal olabilir mi?

* Hülâsa, Türk milletindenim. İslam ümmetindenim. Batı medeniyetindenim.
Gökalp, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” diye sloganlaştırdığı görüşlerini şöyle ifade etmiştir:

* “Türk milletindeniz” dediğimiz için, lisanda, edebiyatta, ahlakta, hukukta, hatta diniyatta ve felsefede Türk kültürüne, Türk zevkine, Türk vicdanına göre bir orijinallik, bir şahsilik göstermeye çalışacağız.

* “İslam ümmetindenim” dediğimiz için, namazımızda en mukaddes kitap Kur’an-ı Kerim, en mukaddes insan Hazreti Muhammed, en mukaddes mabed Kabe, en mukaddes din İslam olacaktır.

* “Batı medeniyetindeniz” dediğimiz için de, ilimde, felsefede, fende, diğer medeni sistemlerde, tam bir Avrupalı gibi hareket edeceğiz.

Türkler Köylüleşti

* Diğer kavimler, Osmanlı camiasından irfanlı, medeniyetli ve zengin bir halde ayrılırken, zavallı Türkler, ellerinde bir kırık kılıçla eski bir sabandan başka bir mirasa nail olmalıdırlar. Çünkü, “Reaya” halini almışlardı. Şimdi cemiyet ve millet haline yeniden geliyoruz. Tarih gösteriyor ki, nereye milliyet ruhu girdiyse, orada büyük bir terakki ve tekamül cereyanı doğdu. Milli vicdanı uyanmış bir ülkeye kocaman ordular yönlendirilse bile orada en küçük bir nüfuz kazanmak mümkün değildir. Amerika’nın Ermenistan’da ve Türkiye’de manda kabulüne yanaşmaması, buralardaki milli vicdanın şiddetini göstermesinden dolayıdır.

Arap ülkelerinde ise milli vicdan henüz uyanmamıştı.

* İslam aleminde, milli vicdanın gelişmesine engel olmak, Müslüman milletlerin istikbaline engel olmak demektir. Diğer islam ülkelerinde de milli vicdanı uyandırmaya ve kuvvetlendirmeye çalışmak gerekir.

* Türkiye’de yüzlerce, hatta binlerce vatan haini zuhur etti. Ancak medeni ahlakı düşük olan İngiltere’de tek bir vatan haini çıkmadı. Biz de milli birliği kuvvetlendirmek için vatani ahlakı yükseltmeliyiz. Milli kültürümüzü, bütün güzellikleriyle ne zaman ortaya çıkarırsak, vatanımızı en çok o zaman seveceğiz. Yalnız tehlike anlarında değil, barış anlarında vatan için büyük şahsi ve zümrevi ihtiraslarımızı feda edebileceğiz.

* Kıymetin birinci derecesinde milletdaşlarımızı, ikinci derecesinde ümmetdaşlarımızı, üçüncü derecesinde medeniyetdaşlarımızı, dördüncü derecesinde bütün insanları görmemiz ve onları derecelerine göre sevmemiz lazım gelir.

* Milli birliği kuvvetlendirmek için vatani ve medeni ahlaklardan sonra, bir de mesleki ahlakı yükseltmek gerekir. Bu milli hürriyet ve istiklalin temelidir.

* Milli müzeleri, Etnografya müzelerini, milli arşivleri, milli tarih kütüphanelerini, geliştirmeliyiz.

* Türkçülük, kozmopolitlikle uzlaşamaz. Hiçbir Türkçü kozmopolit olamaz. Hiçbir kozmopolit de Türkçü olamaz. Fakat, her Türkçü, aynı zamanda beynelmineliyetçidir. Çünkü hem milli hem de beynelmilel olarak iki sosyal hayat yaşamaktayız.

Bizde Fransızlara, İngilizlere, Almanlara, Ruslara, İtalyanlara ait güzellikler ancak egzotik güzellikler olabilir. Bu güzellikleri sevmekle beraber hiçbir zaman gönlümüzü onlara vermeyeceğiz. Hiç birinin kültürünü taklit etmemize imkan yoktur. Bütün , kültürüne kıymet veririz ve hürmet ederiz. Türkçülük; bütün aşkıyla yalnız kendi orijinal kültürüne meftundur. Ancak şoven ve mutaasıp da değildir.

Gökalp’in Hazırladığı Türkçülüğün Programı

* Lisanda Türkçülük yapacağız. Milli lisanımız İstanbul Türkçesidir. Türkçesi bulunan ve hiçbir özel anlamı olmayan kelimeleri artık lisanımızdan atmalıyız. Ancak, lisanımızda olmayan kelimeler için buna gerek yoktur. Halkın kullandığı dil, Tükçenin temeli olmalıdır.

* Herhangi bir lisanın mükemmeliyeti, her kelimesinin yalnız bir anlama, her anlamın da yalnız bir kelimeye malik olması ile vücuda gelir. Yapmamız gereken budur. Bir milletin kamusuna girmiş kelimeler, artık o milletin milli lisanına mal olmuştur. Eski Türkçe kelimeleri diriltmeye gerek yoktur. Ancak, Arapça ve Acemce kaideler kaldırılmalıdır.

Edebiyatta; şiirde, vezinde, müzikte, diğer sanatlarda Türkçülük şarttır.

* Türkler ahlakta birinci millettir. Vatani ahlakı, mesleki ahlakı, aile ahlakını, medeni ahlakı, beynelmilel ahlakı kuvvetlendirmeliyiz.

* Hukukta da Türkçüyüz. Teokraside kanunları halifeler ve sultanlar yapar. Klerikalizmde ise, kendilerini Allah’ın tercümanı yerine koyan ruhaniler, yani bir ruhban sınıfı tefsir yapar. (İslam’da ruhbanlık yoktur)

* Halbuki, milletin bütün fertleri birbirine eşittir. Özel imtiyazlara malik, hiçbir fert, hiçbir aile, hiçbir sınıf mevcut olamaz.

* Kanunlarımızda eşitliğe, hürriyete ve adalete aykırı ne kadar kaide varsa hepsine son vermek lazımdır.
Dinde Türkçülük, din kitaplarının ve hutbelerde vaazların Türkçe olması demektir. Bir millet, dini kitaplarını okuyup anlayamazsa, tabiidir ki, dinin hakiki mahiyetini anlayamaz. Anlamadığı için de ibadetlerden dini bir zevk alamaz. İbadetten alınacak vecd, ancak okunan duaların tamamıyla anlaşılmasına bağlıdır.

* İktisatta siyasette, felsefede Türkçülük şarttır.

* Türkçülük siyasi bir parti değildir: ilmi, felsefi bedii bir okuldur. Bu sebepledir ki, Türkçülük, şimdiye kadar bir parti şeklinde siyasi mücadele meydanına atılmadı. Ancak, Türkçülük, büsbütün siyasi ülkücülere de tarafsız kalamaz. Çünkü, Türk kültürü, siyasi ülkülere de sahiptir. Bu yüzden, Halk Fırkasının (Cumhuriyet Halk Partisi’nin) esasları Türkçülük esaslarıdır. Devletimize “Türkiye”, halkımıza “Türk Milleti”, adlarım bu fırka verdi. Müdafa-i Hukuk Cemiyeti Türkçülüğün siyasi programını tatbik etti. Bütün Türkçüler İstiklal Savaşın’da vatanın müdafileri oldu.

* Türkiye’de Allah’ın kılıca halkçıların pençesinde ve Allah’ın Türkçülerin elinde idi. Türk vatanı tehlikeye düşünce, bu kılıçla bu kalem birleşti. Bu evlilikten bir cemiyet doğdu ki adı Türk milletidir.

* Her Türkçü, siyaset sahasında halkçı kalacaktır. Siyasette mesleğimiz halkçılık; kültürde mesleğimiz Türkçülüktür.

* İlim beynelmileldir. İlimde Türkçülük olmaz. Fakat, felsefede Türkçüyüz. Türklerde yüksek felsefe gelişmemiş olmakla beraber, halk felsefesi yüksektir. İşte felsefi Türkçülük, bu milli felsefeyi arayıp meydana çıkarmaktır. Bu arada Gökalp’in “Kültür millidir medeniyet evrenseldir” görüşünü de belirtmeliyiz.

Kısaca, Gökalp’in çizdiği “Türkçülüğün Esasları” böyledir.

Atatürk’ün Türkçülüğü:

“Cenneti Gören Uhut Şehitleri Gibi Türk Birliğini Görüyorum.”

Gökalp’in programı “İstiklal Savaşı”ndan sonra Mustafa Kemal’in programı oldu. Hatta, bazı konularda Mustafa Kemal, Gökalp’i geride bıraktı. “Bir Türk dünyaya bedeldir” diyen Atatürk. Türk ırkını üstün tutuyordu. Türk ırkının damarlarında “asil kan” dolaşıyordu. “Muhterem milletime şunu tavsiye ederim ki, başına geçireceği insanların kanındaki asli cevheri tayin etmekten bir an uzak olmasın” sözleri Atatürk’e aitti.

Söylevlerinde hep milletleşmekten bahsediyordu. “Bir ulusun inkılabını, hazır elbise gibi giyme teşebbüsü, onu tatbik eden milletler için fena neticeler doğurmuştur” diyordu.

Mahmut Esat Bozkurt’a verdiği “Türk inkılabı Tarihi Enstitüsü” derslerinde “Türk ihtilali, öz Türkler’in elinde kalmalıdır” diyordu.

İsmet Paşa da Ankara Hukuk Fakültesi’nde 20.11.1932 günü yaptığı konuşmada, “bu memleket Türkiye’nindir Burada yaşayanlar Türk’türler. Türk vatanperverliği ve Türk milliyetçiliği bu memleketin idaresinde mukadderatında müessir ve hakimdir” diyordu.

İstiklal Marşı’nda: “Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celal” ve “Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” ifadesi, onuncu yıl marşında: “Türk’üz, bütün başlardan üstün olan başlarız”, Harbiye Marşı’nda; “Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız”, Yedek Subay Marşı’nda; “Türklüğün öz cevheri taşar temiz kandan”, Kuleli Marşı’nda; “Hayat umar vatan tatlı sesinden, miras kalan asil kanla ceddinden”, Piyade Marşı’nda; “Alnımda ırkımın hilali” sözleri Atatürk Türkiyesi’nin eserleridir.

Askeri okullara alınacak öğrencilerin öz Türk ırkından olmaları şartı 1944 yılına kadar devam etti. Dil-Tarih Coğrafya Fakültesindeki antropolojik incelemeler, kafa tası ile ilgili araştırmalar bu maksatla yapılmıştı.

Atatürk, Cumhuriyetin ilk yıllarında, 1927’de ırk farkı gözetmeksizin cihangirane devlet kurma hırslarının zararlarından bahsetmektedir. Panislamizm ve panturanizme karşı çıkmaktadır ancak, Mahmut Esat Bozkurt’a 1937’de yazdırdığı kitabın 191’inci sayfasında şu cümlelere yer verilmiştir:

“Şu ciheti tebarüz ettirmeliyim ki; ben komünist değilim. Türk milliyetçisiyim. Böyle doğdum, böyle öleceğim. Türk Birliği’nin bir gün hakikat olacağına inancım vardır. Ben görmesem bile, gözlerimi dünyaya onun rüyaları içinde kapayacağım. Tıpkı Uhud’da şehit olurken, baş ucunda bulunanlara demiş ki, (Gidiniz, Peygamberinize deyin ki, onun şehitlerle müjdelediği cennetleri görüyorum ve şimdi oraya gitmek üzereyim.) Said, Müslümanlığa bu kadar inanmıştı. Ben de Türk Birliği’ne bundan fazla inanıyorum. Onu görüyorum, yarının tarihi, yeni fasıllarını Türk birliği ile açacaktır. Dünya, sükununu bu fasıllar içinde bulacaktır. Kaşgarlı Mahmut’un dediği gibi, “Tanrı, Türk’ü, insanlık şerlerinden, şakilerden kurtulsun diye yarattı” (Prof Dr. Hikmet TANYU)

Mahmut Esat Bozkurt, “Atatürk İhtilali” adlı eserinde tamamen ikinci elden, Atatürk’ün emriyle, Atatürk’ün görüşlerini seslendirmişti. Atatürk, bu kitabın, okullarda “İnkılap Tarihi Dersleri” adı altında okutulmasını emretmiştir.

Gökalp’in Turancılığı

Teori ile uygulama farklıdır ve farklı olmak zorundadır. Atatürk’ün sözleriyle Turancılığa karşı çıkıyor, ama eğitim-öğretimde Türk çocuklarına Oğuz Kağan destanın, Ergenekon destanının ve benzeri Türk destan motiflerinin gösterilmesini istiyordu. Lise tarih kitaplarında ise, bütün Türk cumhuriyetlerinin tarihine geniş olarak yer verdiriyor ve dünyada o tarihte 100 milyonun üzerinde Türk yaşadığını Türk çocuklarının beynine nakşetmek istiyordu. Türk destanları, bugün ilkokul kitaplarından kaldırılmıştır. Turan ülkeleri ile ilgili bilgiler de 1944’te İsmet İnönü’nün talimatıyla kitaplardan çıkarılmıştır. 1990’a kadar Türkiye’de bu sayede komünistler veya hızlı Batıcılar tarafından, Türkistan’daki Türkler için “Onlar zaten Türklük’ten çıkmıştır” propagandaları yapılmış ve maalesef taban bulmuştur. Türkiye’de halkın uyanması için Sovyetler Birliği’nin dağılması gerekmiştir.

Ziya Gökalp’in Turancılığı ise şu şekildeydi:

“İstanbul dilinin milli dil kabul edilmesi ve Avrupa medeniyeti içinde bir Türk kültürü mevcut olmalı.
Vatan ne Türkiye’dir, Türkler’e ne de Türkistan; Vatan büyük ve müebbed bir ülkedir; Turan!
Turan, Türkler’in bütününü içine alan ve Türkler’den başkalarını dışta bırakan mefkurevi vatandır.
Turan, Türkler’in oturduğu Türkçe’nin konuşulduğu bütün ülkelerin toplamıdır.”
Gökalp’de, Atatürk de Turancı doğdular, Turancı yaşadılar, Turancı öldüler. Ama, Atatürk’ün uyguladığı politikalardaki çelişkileri de izah etmek gerekir.

Çelişkinin Kaynağı

Çelişki, Atatürk’ün hedefinde değil, uygulamalarında var gibi görünür. Ancak bu çelişkileri, bir devlet kurmak için bütün varlığını ortaya koyan Atatürk’ün “Politik deha”sı ile izah etmek mümkündür.

İsmet Bozdağ, “Peki Atatürk neden, İnönü’yü ortadan kaldırmak istesin?” sorusuna şu yorumu getirmiştir:

“İsmet Paşa tam bir Batıcı idi. Atatürk ise milli idi. Milli kültürün korunmasını ve geliştirilmesini istiyordu. Kendisinden sonra devletin başına geçecek kişinin İsmet Paşa olduğunu tahmin ettiğinden, bunu devletin ve milletin geleceği açısından tehlikeli buluyordu. Benim görebildiğim sebep budur.”

Atatürk’ün İnönü’yü “Benden sonra kimse, benim tarihi konumuma ulaşamasın” kıskançlığı ile ortadan kaldırmak istemiş olması ise mümkün değildir. Atatürk’ün ölümünden önce mason localarını da kapattırdığını bu tabloya eklemek gerekir.

Ve bir de İnönü döneminin uygulamalarını. Lozan’da verildiği iddia edilen tavizleri.

Peki neydi Lozan’daki taviz?
Bu taviz, milletin yaşaması için hayatı değiştirmeyi, yani Batı’nın bir parçası olmayı kabuldür. Bu taviz, “Hıristiyan anlayışında olur gibi görünmek” şeklinde uygulanmıştır.

Laiklik uygulamasının “İslam düşmanlığı” şeklinde dönüştürülmek istenmesinin sebebi budur.

Bu şekilde, Türkiye’nin Lozan’da elde ettiği Misak-ı Milli sınırlarının önemli kısmının Avrupa devletleri tarafından tanınması, Türk Milletini yeni bir savaşa, yok olmaya sürüklemeden, zamanla güçlenmesini sağlayacaktır.

Amerika’ya verdiği taviz ise, daha önce Almanlara verilen 2000 kilometrelik Bağdat demiryolu çevresinde bulunan 20’şer kilometrelik şeritteki bütün madenlerin ABD işletmesine verilmesi, ayrıca yurdun çeşitli bölgelerindeki önemli maden rezervlerin işletme hakkının da sadece ABD’ye tanınmasıdır.

Ancak, Atatürk’ün komünist partisi kurdurarak “komünist oluyoruz. Bolşevik oluyoruz” görüntüsü ile Rus desteği sağlanması, ABD’ye karşı Sovyet dengesini kurması üzerine, ABD’ye verilen taviz derhal rafa kaldırılmıştır.

ABD’nin Lozan’ı tanımaması, bugün bile Sevr’i gündeme sokmaya çalışması bu yüzdendir.
Demek ki, Lozan ve sonrasına uygulanan politika doğrudur. Netice vermiştir. 1993 şartlarında her şeye rağmen , “Güçlü bir Türkiye” ortaya çıkmıştır.

Atatürk, kesin bir Batılılaşma hiç istememiştir. Bir taraftan “Bolşevikleşiyoruz” görüntüsü ile Rusya’nın diğer taraftan “Batılılaşıyoruz, Hristiyan anlayışını yerleştiriyoruz” görüntüsü ile Avrupa’nın desteğini sağlamıştır. ABD’yi ise saf dışı bırakmıştır.

Atatürk hepsiyle dama taşı gibi; satranç piyonu gibi oynamıştır. Ve oynaması gerekiyordu. Ve hepsini mat ettiği gibi, Avrupa’yı da, Rusya’yı da, ABD’yi de mat etmiştir.

Federasyoncuların, Osmanlı görünümlü azınlık ırkçıların, adem-i merkeziyetçilerin, bölücülerin ve bunlara alet olan Türk gençlerinin, hatta yıllarca “Ülkücü saflar” da yer almış ve sonra “İslam’da kavmiyetçilik yoktur” diye bu safları terk etmiş Türk milliyetçisi gençlerin anlamadığı politikalar işte bunlardır.

Kur’anı Türkçe hikmetlerle anlatan Ahmet Yesevi Türk Milliyetçiliği yapmadı mı? Şeyh Nakşibendi, Hacı Bektaş-ı Veli, Hacı Bayram-ı Veli, Türk Milliyetçiliği yapmadı mı? Alparslan’lar, Kılıçarslan’lar, Osman Gazi’ler, Fatih’ler, Yavuz’lar, Kanuni’ler, Türk Milliyetçiliği yapmadılar mı? Onlar ne kadar milliyetçi ise biz de o kadar milliyetçiyiz. Onlar ne kadar ümmetçi ise biz de o kadar ümmetçiyiz. Onlar ne kadar “ilimci” ise biz daha fazla “ilimci”yiz. Ama medeniyet, insanlığın ortak malıdır. Doğu Medeniyeti-Batı Medeniyeti yoktur. Bir tek medeniyet vardır. O da insanlığın ortak medeniyetidir. O halde, Gökalp’in “Batı medeniyetindenim” de böyle algılamamız gerekir.
Yani “ilim, müminin yitik malıdır” nerede olsa aranmalıdır.

Medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarı veya azı dişleri çıkmamış canavarı değil, biz gerçek medeniyetin kaynağı “bilgi”yi aramalıyız. Bunun için tek çıkar yol ilimdir.

Simdi, Atatürk döneminin ve öncesinin çelişkilerine bakalım.

Cumhuriyet İdeolojisi

Cumhuriyet ideolojisinin çelişkilerini, Hayati Tüfekçioğlu, Atatürk’ün çıkardığı Hakimiyeti Milliye gazetesinin Aralık 1928-31-Aralık 1929 tarihleri arasındaki sayılarını inceleyerek ortaya koymuştur.

İşte Tüfekçioğlu’nun vardığı sonuçlar:

Osmanlı’nın yıkılış şartları içinde oluşan yeni Türk devleti, çıkarlarını dünya egemenliğini tartışmasız şekilde ele geçiren Batı’nın genel siyaseti içinde aramaktadır.

Türk tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olan Batılılaşma tercihi geleneksel kimliğin yerine yeni bir kimlik oluşturulması sorununu da gündeme getirmiştir.

Osmanlı’nın yıkılmasından sonra o günün şartlarında geçerliliğini yitirmiş bulunan geleneksel Doğu siyasetiyle birlikte eski kimlik de tamamen tasfiye edilmektedir. Ve yoğun bir Osmanlı eleştirisi ile birlikte Osmanlı’yı tanımlayan her şeyi kötü kabul edilmekte, yeni kimlik tamamen bir Osmanlı eleştirisi üzerine kurulmaktadır.

Yeni kimliğimizin oluşmasına yön veren kişi Ziya Gökalp olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’na çıkış yolları arayan İttihat ve Terakki partisinin ideologu sayılan Gökalp, imparatorluğun yıkılışından sonra, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin ideolojik temellerinin oluşmasındaki büyük katkısıyla aslında Cumhuriye’tin ideologu sayılabilecek bir düşünürümüzdür.

Yurdumuzda, sosyolojinin öncülerinden olan Ziya Gökalp, sorunlarımıza sosyoloji bilimi çerçevesinde çözüm yolları aramıştır. Batı medeniyeti potası içinde Türkçülük ile yeni kimliğimizi oluşturmaktadır.

Ziya Gökalp’in Türkçülük siyaseti, tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla Garp medeniyetine tam ve kati bir surette girmeyi gerektirmektedir. Fakat Garp medeniyetine girmeden evvel milli harsımız aranıp bulunacak, milli harsımız meydana çıkacaktır. Milli harsın aranacağı yer ise “köy”dür. Böylece köycülük çalışmaları bu zemin üzerine temellendirilecektir.

Ziya Gökalp, sorunu kültür ve medeniyet kavramalarının uygulandığı bir formülle izah etmektedir.
Gökalp’e göre’ medeniyet milletlerarası olduğu halde, kültür millidir. Medeniyet bir ulustan başka bir ulaşa geçer, kültür geçmez. Buna bağlı olarak bir ulus kültürünü değiştirmeden başka bir medeniyet alanına girebilir ve kimliğini koruyarak yaşayabilir. İşte Türk milleti de yıkılan Osmanlı medeniyeti yerine, kendi kültürünü koruyarak Batı medeniyetine girecektir. Türkiye, Doğu uygarlık alanadır.

Sorunların temel sebebi burada bulunmaktadır. Burada. kültür medeniyet ayrımı konuya açıklık getirmektedir.

Değiştirilmesi gereken sadece medeniyettir. Kültürümüz korunacaktır. Uygarlık değişimi de basit bir teknik sorundur. Uygarlığın uluslararası niteliği Batı uygarlığını bizim de rahatlıkla benimsememize izin verecektir.

Böylece yeni Cumhuriyet’in ideolojik temellerini oluşturan batılcılık, Ziya Gökalp’in kültür medeniyet ayrımının uygulandığı bir formüle hiçbir sakıncası bulunmayan teknik bir konu olarak benimsetilmek istenecektir.

Durkheim sosyolojisinden yola çıkarak, milli bir sosyolojiden söz etmesi çelişkili bir durum olarak da görülen Ziya Gökalp’in, kültür uygarlık ayrımı eleştirilere uğramıştır. Emre Kongar, “Gökalp’in en zayıf kaldığı konu hars ve medeniyet ayrımıdır” demekte ve kültürde medeniyetin belli maddi araçlarla manevi değerler arasında çok yoğun etkileşim bulunduğunu, bir toplumun başka bir toplumdan yalnızca din, ya da yalnızca teknik alamayacağını, etkileşim başlayınca bunun günlük hayatın tüm alanlarını kapsayacağını söylemektedir: “Gökalp’in Batı uygarlığının bilimini, tekniğini, aklını alıp öteki alanlarını ulusal kültürünü özgün öğeleriyle doldurma önerisi mümkün değildir. Kaldı ki kültür ve medeniyet kavramları, Bati tarafından ve Batı siyasetine yarar amacıyla geliştirilmiş kavramlardır. Halbuki, “kendi toplumumuzun düzen ve arayışlarına kendi bakış açımızdan kaynaklanan, güçlükleri çözmede geçerli ele alış biçimlerine ulaşabilen” bir sosyoloji anlayışıyla kendi tarihimize de dayanmak şartıyla ulaşmak “hiç değilse dünü ile batılı olmayan toplumumuz için” geçerli olacaktır.”

Gökalp’in Kültür-uygarlık ayrımının getirdiği bakış açısıyla Türk kültürünün Osmanlı’dan farklı gösterilen Anadolu köylüsü vasıtasıyla korunduğu ve sürdürüldüğü öne sürülmekte ve yeni devlette bir köylücülük akımı başlamaktadır.

Anadolu Köylüsüne, Klasik Batı Müziği Konserleri

Köylerden, masallar, ata sözleri derlenmekte, buralardan toplanan numuneler için Ankara’da Etnografya Müzesi kurulmaktadır. Fakat bunun yanında yeni ve Batılı bir hayat şekli sunulmaktadır. Ankara’da Batı’nın yalnız ilim , tekniği alınacak denmektedir, ama günlük hayatta Batı’dan alınanların bütün yaşantıyı kuşattığı görülmektedir. Danslar, balolar, garden partiler, maskeli balolarla oluşturulan yeni şekli, Batılı olmanın bir göstergesi olarak sunulmaktadır. Kıyafet, müzik, her şey Batı’nın ki gibi olmaktadır. Köyden alınanlar ise Etnografya Müzesi’ne kaldırılmaktadır. Ortaya konulan tezle, yaşayanların aynı olmadığı dikkat çekmektedir. Bir yandan milli kültürümüzün kaynağı olarak köy gösterilmekte, diğer yandan düzenlenen turnelerle Anadolu köylüsüne Klasik Batı Müziği.

Görüldüğü gibi yeni kimliğin oluşturulma çabalarının Hakimiyet-i Milliye gazetesine yansıyış şeklinin gerisinde Ziya Gökalp’in fikirleri yatmaktadır.

Gökalp’i değerlendirirken, yıkılan bir imparatorluğu ve bu şartlar içinde kurulan yeni devleti de göz önünde tutmak gerekmektedir. Gökalp, sorunlara zamanın şartlan içinde çözüm bulmak isteyen bir düşünürdür.

Ziya Gökalp, Türk sosyolojisinin öncülerindendir. Sosyoloji bilimi de yeni Türkiye’nin kuruluşunda önemli görevler üstlenmiştir. Sosyoloji, Türkiye’nin Batılılaşma girişimleri sırasında yeni bir kimlik oluşturma çabalarına yol göstericilik yapmıştır. İlk günlerinde siyasi tartışmalara yön verebilecek bir etkinliği elinde tutmuştur.

Bu çalışmadan yurdumuzda sosyoloji biliminin kendisi hakkında da sonuç çıkarmak mümkündür. Cumhuriyet rejimiyle sosyoloji ilişkilerinin çok içice bir yapıya sahip olduğu görülmektedir. Rejimin tasarıyla, sosyoloji çalışmaları adeta örtüşmektedir. Böylece sosyoloji tarihimize bir başka açıdan
bakıldığında ilgi çekici sonuçlar çıkabileceği görülmektedir.

Ancak Türkiye, seçimlerini tartışmaya yer vermeyecek biçimde gerçekleştirince, yurdumuzda sosyoloji bir anda işlevini yitirmiştir. Görevi tamamlayan sosyoloji adeta bir yurttaşlık bilgisi olarak liselerimizde okutulur hale gelmiştir. Türkiye’de, sosyoloji çalışmaları ise artık üniversitelerde sınırlı kalmıştır. (Hayati TÜFEKÇİOĞLU)

Görüldüğü gibi, Ziya Gökalp’in Kültür-Medeniyet çelişkisi, Durkheim sosyolojisinden kaynaklanmaktadır. Bu çelişki, Atatürk dönemine de kısmen yansımıştır. Bilhassa İsmet Paşa, “İslam kaldıkça, bağımsızlığımız tehlikededir” görüşünde olduğu için, Batı kültürünü medeniyetle birlikte aynen alıp uygulamayı öngörmüştür. İşte bu çelişkiler günümüze kadar varlığını sürdürmüş, Türk dünyasının ortaya çıkması bile, Devlete ve sosyolojinin görevini üstlenen medyaya gerçekleri tam anlamıyla göstermiştir.

Türkiye, yeniden vatan topraklarının peşkeş çekildiği etnik kökene ve dine-mezhebe dayalı partilerin kurulduğu, Prens Sabahaddin’in öngördüğü adem-i merkeziyetçiliği, federasyonculuk şeklinde hortladığı, ekonomi ve medya dünyasını oluşturan insanlarımızın da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine aykırı bu harekeden maddi ve manevi olarak desteklediği günlere geri dönmüştür. Öyle ki, Fener Rum Patriği bile, artık Ege’de, Karadeniz’de cirit atarak Papaz Piyer Lermit gibi dolaşabilmektedir.

Ziya Gökalp’in kültür-medeniyet çelişkisi, Atatürk’ün uygulamalarında da görülmekle beraber, İnönü döneminden itibaren tam anlamıyla bir Batıcılık başlamış, Menderes döneminde ABD’nin “yardım yap ve denetle” politikası ile birlikte, Türkiye bağımsızlığından taviz vermeye başlamıştır. Sonraki dönemlerde, Türk yönetilmeye başlanmıştır.

Şimdi, Ziya Gökalp’in çelişkisini gidererek ve 21’inci yüzyılı Türk yüzyılı yapabilecek, hatta “üçüncü bin yıl” ı etkileyerek yeni bir yapıya ihtiyacımız vardır. Kaynağı, Türk kültür ve tarihinden, Ziya Gökalp’in fikirlerinden ve Atatürk’ün uygulamalarından alan, fakat Türk insanı ile birlikte, bütün insanlığa hitap edebilecek bir üçüncü bin yıl ideolojisi.

Ziya Gökalp, bugün var olmamızı sağlayan mücadelenin fikir babasıydı. Şimdi Türk Ocağının İstanbul şubesi olarak da faaliyet gösteren II. Mahmut türbesinin arkasında yatarken diğer Türkçüler’le birlikte üçüncü bin yıla hazırlanan bugünkü Türkçüler’e güç veriyor, fikir veriyor, ilham veriyor.

Ruhu Şad Olsun.



0 Yorum YAPILMIS “ Atatürk’ün Fikir Babası: Ziya Gökalp ” iCiN

Yorum Bolumu Kapali


Haftanın Videosu – EYLÜLLER

KÖŞE YAZARLARIMIZ

nihat_paran_kose_yazarlarimiz

asiyim_safak_kose_yazarlarimiz

DAVAM.AZ

DAVAM AZ

Get the Flash Player to see this player.

Popüler Yazılar

Ahmet Şafak’ın Annesi Vefat Etmiştir

Değerli Sanatçımız,... 

Ülkücü Şehitlerimiz Resimleri ve O günler

ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER Abdil... 

Bozkurtlar Fm 1. Şiir Yarışması

Sizlerden gelen istekler... 

Kilise ve Papa Severlere Birkaç Not

Kilise ve Papa Severlere... 

Rastgele Yazılar

14 Temmuz Kerkük Katliamı

Kerkük Katliamını... 

BOZKURT RESİMLERİ DUVAR KAĞITLARI

En güzel BOZKURT Resimleri... 

ÖLÜRSE TEN ÖLÜR CANLAR ÖLESİ DEĞİL

ÖLÜRSE TEN ÖLÜR CANLAR... 



YASAL UYARI:Bu sayfalarda yayinlanan hic bir yazi, gorsel, resim, analiz ve kullanicilara sunulan diger materyal izin alinmadan bir baska web sitesinde, yazili veya gorsel basin organlarinda yayinlanamaz. Bu sayfalarda yayinlanan bilgi, gorus, yorum, haber veya oneriler nedeniyle ortaya cikacak ticari kazanc veya kayiplardan sorumluluk kabul edilmez. Buradaki yazi, gorus ve yorumlar sayfa ziyaretcilerini veya sahislari sadece ve sadece bilgilendirme niteligi tasimaktadir.Bozkurtlar Fm Tum Yasal Haklarini Sakli Tutmaktadir.Yasal Uyariyi Dikkate Almayan Web Sitesi Sahipleri Hakkinda Bozkurtlar FM Avukati gerekli yasal islemleri baslatma hakkina sahiptir...RADYO BOZKURTLAR FM - SiZiN SESiNiZ SiZiN RADYONUZ 2009-2017