Loading ...
ulkucu-sanatcilar-yeni-albumler-tiklaulkucu-sehitler-ulku-ugruna-bolumufacebook-bozkurtlarfm-tikla twitter-bozkurtlarfm-tikla istek-hatti-ust-bozkurtlarfm

ISTANBUL
728*90

Ziya Gökalp ve Türkçülük’te Din Meselesi

Türk milliyetinin bütün unsurları gibi dinin de yeni Türk hayatındaki yerini ilk defa Ziya Gökalp anlatmıştır. Gökalp’in gerek makalelerinde, gerekse şiirlerinde dinle ilgili parçalar büyük bir yekûn teşkil eder, fakat onun din anlayışı hâlâ tartışma konusu olmaktan kurtulamamıştır. Milliyetçilik bir doğmatik sistem olmadığı için, ne kadar âlim olursa olsun bir tek kişinin görüşleri herkesin uymak zorunda bulunduğu birer prensip veya kanun sayılamaz; bu yüzden Türk milliyetçiliği içinde dinin yeri hakkında bir kanaat edinebilmek için Ziya Gökalp’e bakarak hüküm vermek elbette bahis konusu değildir. Ancak Gökalp’in yazıları üzerinde dikkatli bir araştırma yapıldığı takdirde pek çok münakaşaların büyük ölçüde yersiz anlaşmalardan ibaret bulunduğu görülecektir. Böyle bir araştırmanın sadece Gökalp üzerindeki tereddütleri gidermekle kalmayıp, din ile milliyet arasındaki münasebetleri öğrenmek isteyenler için de çok faydalı olacağını düşünüyoruz.

Gökalp, Türk milliyetçiliğinin her sahada hangi prensiplere dayanması gerektiğini “Türkçülüğün Esasları” adlı kitabında topladığı görüşlerde açıklamıştır; bu yüzden Türk aydınlarının çoğu gerek Gökalp’in fikirlerini gerekse Türkçülük denen cereyanın ne olduğnu öğrenmek için bu kitaba başvururlar. Gerçekten, o zaman kadar düşüncelerini dağınık makaleler, ders notları, konferanslar, sohbetler ve şiirler halinde yaymış bulunan Gökalp “Türkçülüğün Esasları” ile ilk defa bütün bu görüşlerini derli-toplu bir bütün haline getirmiştir. Fakat dikkat edilirse, Türk milliyetçiliğinin bu temel eserinde dinle ilgili olarak sadece “Dini Türkçülük” başlığı altında bir buçuk sayfalık bir bölüm bulunduğu görülür. Bu bölümde Gökalp dinî Türkçülük deyince “din kitapları ve hutbelerle va’zların Türkçe olması”nı anlatmaktadır; öyle ki, Türkçülükte din meselesi onun için bir dil meselesinden ibarettir. Bu düşüncesiyle Ziya Gökalp’i Cumhuriyet devrinin laik inkılâpçılarından ve hatta dinde reform yapmak isteyen din-dışı aydınlardan ayırdetmek çok güçtür. Ziya Gökalp çapında bir sosyolog ve mütefekkirin Türkiye’deki en büyük problemlerden birini birkaç paragraf içinde adeta “geçiştirmesi” akla birtakım ihtimaller getirmektedir; bu ihtimallerden en kuvvetlisi de o günkü siyasî atmosferin “Dinî Türkçülük” konusunda ihtiyatlı davranmayı gerektirmesidir.

Pek mümkündür ki Ziya Gökalp yaşasaydı bu konuda eksik, hatta boş bıraktığı noktaları detaylı bir şekilde ele alacaktı. Bir politikacı veya devlet adamı “din ile devlet ayrı şeylerdir” diyerek basit bir kaçış yolu bulabilir ve probleme karşı ilgisiz kalabilirdi; ama bir sosyoloğun, hele yeni bir cemiyet tipi üzerinde sistemli fikirler yürüten bir düşünürün başlıca işlerinden biri yeni Türkiye’deki dini hayatın nasıl olacağını düşünmektir. İşte bu yüzdendir ki Gökalp’in dinî Türkçülük üzerindeki fikirlerini “Türkçülüğün Esasları” adlı eserinden değil de, ondan hemen önce yazdıklarından çıkarmak zorunda bulunuyoruz. Bu kaynaklardan başlıcaları “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” ve Küçük Mecmua’nın beşinci sayısında yayımladığı “Dine Doğru” adlı makaledir. Özellikle bu sonuncusu Türk okuyucular tarafından hemen hiç bilinmediği için Gökalp’in Ankara’ya gelişinden biraz öncesine kadar sahip bulunduğu fikirleri göstermek bakımından çok önemlidir ve detaylı bir tahlil gerektirmektedir.

Gökalp’in bir sosyolog olarak din hakkındaki fikirleri, herkesin işittiği gibi, Durkheim’den gelmektedir. Biz bu pek tekrarlanan nokta üzerinde yeniden duracak değiliz, sadece Durkheim sosyolojisinin iki ana çizgisini bir daha hatırlatmak istiyoruz. Birincisi, Durkheim’e göre cemiyet hayatının temeli, dinî hayattır; bütün sosyal müesseselerin, hatta düşüncemizdeki mantık kalıplarının temeli dinde bulur. İkincisi, Durkheim, Comte’den gelen bir pozitivist zihniyete sahiptir; o da Comte gibi kendi devrindeki batı dünyasının, artık din birliği yoluyla ayakta tutulamayacağı, cemiyetin son tekamül merhalesinde pozitivist düşünceye ulaşmış bulunduğunu, bu düşüncenin cemiyet tarafından benimsenmiş olmakta tıpkı din gibi kutsal bir mahiyet kazandığını düşünüyordu. Ziya Gökalp’in yazdıklarını okurken bu iki noktayı daima hatırda tutmak gerekir. Şu farkla ki, Gökalp’in bütün hayatında dini ve mistik inançların tesiri altında kalmış bir insandır;Durkheim’in pozitivist bir akfa ile sadece bir sosyal realite olarak incelediği din onun vicdanında daima akisler ve çatışmalar yaratmıştır. Bu son nokta Gökalp’i inceleyerek bir psikolog için ilgi çekici bir araştırma konusu olabilir, fakat biz şimdi sosyoloğumuzun bir ilim adamı ve bir mütefekkir olarak din hadisesini nasıl gördüğünü araştıracağız. Bunu yaparken dikkatlerimizi iki nokta üzerinde toplamakta fayda vardır: 1) Gökalp dinin cemiyetteki yeri hakkında ne düşünmektedir? 2) Gökalp İslâm dininin Türk cemiyeti içindeki yer hakkında ne düşünmektedir?

Gökalp’e göre bir cemiyetin hayatı birtakım kıymetler etrafında yapılan faaliyetlerden ibarettir. Sosyal kıymetler arasında aşağıdan yukarıya doğru bir mertebe sırası vardır. En aşağıda iktisadî kıymet (ucuz, pahalı) sonra ilmi kıymet (güzel) ve en yukarıda da ahlâki kıymet bulunur. Bu sıralamaya göre her kıymet sahasında çalışan insanların yaptıkları işler, yukarıya doğru çıkıldıkça, öbürlerinin yaptıklarından daha kıymetli olur. İlim adamının çalışmasından daha yukarı seviyededir; dehanın yarattığı estetik kıymet ilmi hakikaten daha yüksektir; ahlâki kıymet ise “iyi” ve “güzel”den de kıymetlidir. Fakat başka kıymet daha vardır ki, bütün manevi kıymetleri ihtiva ettiği gibi, ahlâk da onun içindedir, dolayısiyle en yüksek sosyal kıymet odur; Mukaddes kelimesi ile ifade edilen dinî kıymet.

Din ahlâktan da üstündür, zaten kutsal olan her şey mutlak surette iyidir. “Ahlâk bir insanı ancak fazilete kadar yükseltebilir, din ise evliyalık namını verdiğimiz kutsal makama çıkarır”. Evliya mertebesindeki insanlar bizim ruhlarımız “melekane ahlâk” dediğimiz şeye yükseltirler; maddiyatta uğraşanlar, yani iktisadî kıymet sahasında çalışanlar insanların ruhlarını yüceltemezler. Din sadece ahlâkın üstünde olmakla kalmaz, o aynı zamanda estetik kıymetinde üzerindedir. En yüksek estetik kıymetler din sahasında yaratılmış olanlardır; zaten güzelin kökü kutsaldır. İlmi kıymete gelince, dinî kıymet onun ulaştığından daha ileri hakikatleri bulmak için mantık ve metod kullanır, dinin idrak vasıtası ise sezgidir. Gökalp’in “mukaşefe, mürakabe, hal” tabiriyle belirttiği sezgi ve içe bakış metodları herkesin kullanabileceği yollar değildir, bu yolları ancak evliya mertebesindeki kimseler kullanır. Sıradan insanlar için bunlar anlaşılmaz şeylerdir.

Gökalp bu açıklamalardan sonra dinin ferdi şahsiyet bakımından önemi üzerinde durmaktadır:

“Hülâsa, din bazı insanları evliyalık mertebesine çıkarmakla onlara fevkalbeşer bir metanet, sabûrlık, bir şefkat ve fedakarlık veriyor… Bu yüksek ferağ ve sekinetin dah zarif bir derecesi ekser müminlerde de mevcuttur. Bütün hayatlarında kuvvetli bir seciye gösteren insanlar genellikle çocuklukta dini bir terbiye alanlardır. Çocuklukta din terbiyesi almayanlar ölünceye kadar şahsiyetsiz kalmaya, iradesiz ve seciyesiz yaşamaya mahkûmdurlar… Filhakika, Allah’a tevekkül eden bir lahza mahrum kalmaz, bir dakika bedbin olmaz, hiçbir düşmandan korkmaz, hiçbir kedere mağlub olmaz, daima meserret, huzur, saadet içinde yaşar”
Fakat Gökalp’in asıl gayesi dinin ferdi hayattaki rolünden ziyade cemiyet hayatındaki tesir ve önemini belirtmektir. Dini kıymet sahasında fert olarak bize en yüksek şahsiyeti verenler evliya mertebesindek kimselerdir, fakat onlar cemiyete şahsiyet veremezler. Cemiyetlere şahsiyet veren yine dindir, ancak burada evliyanın rolü biter, peygamberin rolü başlar. Gökalp burada İslâm geleneğindeki “velayet ve nübüvvet” ayırımından hareket ediyor ve peygamberlerin hem Hakk’a hem halka yönelmiş olduklarını belirtiyor. Peygamberler Allah’tan vahiy alan, Allah tarafından görevlendirilmiş olan kimselerdir. Onlar cemiyetleri kurtarırlar. Bu yüzden peygamberlerin kitapları, sünnetleri (gelenekleri) ve teşkilatları vardır. Onlar cemiyeti terbiye ettikleri için ferdi ruhları terbiye eden velilere nisbetle çok yüksek bir mevkileri vardır. Peygamberlerin mûcizeleri yanında evliyanın kerameti pek küçük kalır. Gökalp burada mucize tâbirinden de hem İslâmiyette anlaşılan mânâyı hem de bir sosyoloğun bu tabirle verebileceği mânâyı kasdetmektedir:

“… Peygamberimiz badiye Araplarını amik bir cehaletten en yüksek bir hars ve medeniyete yükselttiği gibi, zuhurundan yüz sene geçmeden neşrettiği din dörtyüz milyonluk büyük bir insaniyetin içtimai ve ferdi nazım ve mürebbisi oldu. Fahr-i Kâinatın bu kadar içtimai ve ferdi ruhları az zamanda cahiliyet safiliyetinden melekiyet illiyetin yükselmesi en büyük bir mucizedir”.

Bir inanç sisteminin cemiyetleri terbiye edebilmesi için bir sosyal organizasyona ihtiyaç vadır ki, Gökalp bu organizasyonun ümmet olduğunu söylüyor. Peygamberler ümmet teşkilatı kuran kimselerdir. Bu noktada Gökalp’in ümmet anlayışı üzerinde dikkatle durmak gerekir. Gerçi o kullandığı bütün kavramlar gibi ümmeti de açık ve kesin bir şekilde tarif etmiştir, ama yine de yanlış anlamalardan kurtulmuş değildir.

Ümmet, cemiyetlerin tekamülünde millet merhalesinden daha önce gelir, bir dini camiaya mensup kavimler, dil ve kültür itibariyle ayrı olduklarının şuuruna vardıkları zaman bu ayrılıkları siyasî istiklâl ile de tamamlayarak millet hayatına geçerler. Fakat milliyet mefkuresinin ve milletlerin doğuşu, onların daha evvel bağlı bulundukları dini camiayı ortadan kaldırmaz. Başka ifade ile, sosyal tekamülde milletin ümmetten daha ileride olması, onun dini bağlılığa dayanan ümmetten tamamen ayrılması mânâsına gelmez. Milliyet duygusu yanında bir de beynelmilliyet duygusu vardır. Millet esas itibariyle bir dil zümresidir, bu yüzden milliyet duygusu gazeteden doğar; gazete aynı dile sahip insanlar arasında bir ortak vicdanın gelişmesine yol açar. Buna karşılık beynelmilliyet duygusu aynı medeniyete mensup olmaktan, yani kaynağını dinden ve ilimden alan kitaptan doğar. İşte bizim milliyetimiz Türklük, beynelmilliyetimiz ise İslâmlıktır. Trablusgarp, Balkan muharebeleri sırasında Türklerin felaketine ortak olan Macarlar, Moğollar, Mançurlar olmadı, aksine Çin’in, Hind’in, Cava’nın, Sudan’ın ismini bilmediğimiz Müslüman kavimleri matemimize ortak oldular, manevi yardımlarını esirgemediler. Bundan dolayıdır ki Türkler dilce Ural-Altay şubesinden olmakla birlikte kendilerini İslâm milletlerinden sayarlar.

Burada iyice belirtilen noktayı yeniden hatırlatırsak, diyebiliriz ki Gökalp milliyetler devrinde ümmet realitesinin kalktığı hakkındaki yaygın telakkiye açıkça karşı çıkmaktadır. O kadar ki, dini camianın yani ümmetin millî cemiyetten bazı hallerde daha kuvvetli olduğunu iddia ve örneklerle isbat etmektedir. Ona göre, milliyetleri birolan zümreler ümmetleri ayrı olduğu takdirde siyasî bir birlik kuramazlar; nitekim Hıristiyan Araplarla Müslüman Arapların durumu böyledir. Diğer taraftan, aynı ümmete mensup zümreler ayrı milliyetlerden olsalar bile siyasî birlik halinde yaşayabilmektedirler: İran’daki Şiî Türklerle Şiî Farslar gibi. Bu arada Gökalp, tıpkı Durkheim gibi, dine dayanan bir beynelmilliyet yerine pozitif ilme dayanan yeni bir beynelmilliyetin geliştiğini de söylüyor. Modern ilmin gelişmesi yüzünden medeniyet dairesi artık bir ümmet dairesi olmaktan çıkıyor; mesela Japonlar ve Türkler de Avrupa medeniyetine giriyorlar, böylece değişik dinlerden olmakla beraber asri (modern) olmak bakımından birbirine benzeyen milletler arasında yeni bir beynelmilliyet teşekkül ediyor. Ancak, Gökalp burada teknolojik medeniyetin ümmet bağlarını kaldırdığını iddia etmiyor, sadece beynelmilliyet dairesi ile ümmet dairesinin birbirinden ayrılığını belirtiyor. Kısacası, onun koyduğu formüle göre Türk milleti Ural-Altay (dil) ailesine, İslâm ümmetine, Avrupa beynelmilelliyetine mensup bir cemiyetten ibarettir.

Buraya kadar Ziya Gökalp’in din ve fert, din ve cemiyet ve nihayet İslâmiyet ile Türklük arasındaki münasebetler hakkında neler düşündüğünü gördük. Bizim asıl meselemiz “dini Türkçülük” veya “Türkçülerin din programı” üzerinde neler düşündüğünü bulmaktı. Daha önce belirtmiş olduğumuz gibi, Türkçülüğün Esaslarında Gökalp bunu sadece “Kur’an tilaveti dışında din hayatında da Türkçenin kullanılması” şeklinde ifade etmektedir. Diğer taraftan onun gerek Halk Fırkasında ve gerek ilk Cumhuriyet Anayasasında rastladığımız altı ok prensibini ve bunlar arasında laiklik prensibini getirmekte başlıca rolü oynadığını unutmamalıyız. Fakat tekrar edelim; Anayasanın laik olması bir sosyoluğun cemiyetteki din hayatı hakkında fikir yürütmesini veya böyle bir meseleyi incelemesini gerektirmez. Gökalp yaşasaydı muhakkak ki yeni siyasi durumlara uygun görüşler ileri sürerdi. Bununla beraber onun cumhuriyetten hemen önce koymuş olduğu bir program vardır. Gökalp “Türkçülüğün Esasları”nda da meşhur “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, garb medeniyetindenim” formülünü tekrarladığına göre Türk milleti ile İslâm dünyası arasındaki organik bağı yine kabul etmektedir. Şu halde onun “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eserinde ve Küçük Mecmuadaki makalesinde ileri sürdüğü fikirler o zamanın siyasî havası için olmasa bile kendisi için yine geçerli sayılmalıdır. Hiç şüphesiz, orada söyledikleri üzerinden çok şeyler geçmiş, Gökalp’in programı bir tarihi belge haline gelmiştir. O gün düşünülenlerle sonradan olanlar arasında bir karşılaştırma yapmam, Türkçülerle batıcıların hangi noktalarda iyice ayrıldıklarını görmek bakımından bu eski programın incelenmesinde fayda görüyoruz.

Gökalp “Türklerin ümmet mefkuresi İslâmlıktır” diyor. Ona göre Türkçüler şu esasları ihtiva eden bir ümmet programına saip olmalıdırlar:

1- Bütün İslâm milletlerinin arasında ortak olan Arap harflerini değiştirmeksizin muhafaza etmek.
2- Bütün İslâm kavimlerinde terimlerin ortak bir hale getirilmesi için İslâm ümmeti arasında terminoloji kongreleri toplamak ve terimleri Türkçeden, Arapçadan ve kısmen de Farsçadan yapmak.
3- Bütün İslâm kavimlerinde ortak bir terbiyenin kurulması için terbiye kongreleri yapmak.
4- Bütün İslâm kavimlerinin müftü teşkilatları arasında daimi bir bağ vücuda getirmek.
5- İslâm ümmetinin sembolü olan hilalin kutsallığını muhafaza etmek.

Görülüyor ki Gökalp’in ümmet programı siyasî değil, tamamen kültürel mahiyettedir. Zaten o milliyet fikrinin bütün İslâm kavimlerine hakim olmasını ve onların ayrı birer milliyet meydana getirilmeleri, ancak din bağı dolayısıyla aralarındaki “ümmet” bağlantısını korumalarını istiyordu. Gökalp bundan daha sonra yazdığı bir makalede ise Müslümanlarda ümmet teşkilatı hakkında bir program veriyor. Ona göre Hıristiyanlarda ümmet katolik kilisesinde görüldüğü gibi bir idari hiyerarşi (hükümet) şeklinde teşkilâtlanmıştır. Fakat Müslümanlıkta bir ilim ve doktrin müessesesi şeklindedir. Müslümanlarda ruhani reisler yoktur, sadece müderrisler vardır.

Dikkat edilirse burada Ziya Gökalp ümmet teşkilatının liderleri olarak sadece İslâm ilimleriyle meşgul olan müderrisleri alıyor, yani rasyonalist geleneği buraya da aktarmaya çalışıyor. Ümmet bir dini camia olduğuna göre bütün dini liderler bu camianın yöneticisi olmalıdırlar; ama Gökalp İslâmiyetin akıl ve hürriyet esaslarına dayandığını, taklitçiliği ve dini esareti kabul etmediğini söyleyerek, tarikat ehlini ve dolayısıyla tekke teşkilatını ümmetin dışında bırakıyor. Onun ifadesiyle, “İslâm ümmeti bir tekkeler konfederasyonu değil, bir medreseler müttehidesidir”.

Bütün İslâm alemi bir darülfünun (üniversite) dur. Bu üniversitenin her ülkede hatta her kasabada şubeleri vardır; her kasabadaki müftü oradaki şubenin (fakülte) başmüderrisi (dekanı) demektir. Şeyhülislâm ise büyük İslâm Üniversitesinin Emini (rektörü) mesabesindedir. Mezhep sahibi imamların bu sistemdeki yeri doktrin sahibi birer alim olmaktır.

Görülüyor ki, Ziya Gökalp İslâm beynelmileliyetini tıpkı batı medeniyeti gibi çeşitli milletlerin ortaklaşa ve dayanışma ile yürüteceği, yükselteceği bir birlik halinde düşünmektedir. Bu birliğin mahiyetini daha iyi anlayabilmek için Gökalp’in medeniyet hakkında söylediklerini hatırlatmakta fayda vardır:

Avrupa bir akademi, azaları milletler
Her biri bir türlü deha, çünkü ayrı harsı var
Avrupa bir darülfünun; hocalar devletler
Her birinin ihtisası bir örneksiz dersi var.
Bu korlardan biri sönse medeniyet loş kalır
Derslerinden biri durur, bir kürsüsü boş kalır
Medeniyet beynelmilel yazılacak bir kitap
Her faslını bir milletin harsı teşkil edecek
Medeniyet bir konser ki birçok çalgı, saz, rebab
Birleşmekle bir ahengi ancak tekmil edecek
Bu kitabın bir mebhasi eksik olsa okunmaz
Bir aleti yoksa ahenk gönüllere dokunmaz.

Yeni Hayat’ta çıkan şu şiir daha öneki bir tarihe aittir. Gerçi Gökalp ümmet teşkilâtı hakkındaki makalesini, imparatorluk resmen parçalanmazdan önce yazmış bulunuyordu, ama daha sonra bu fikrini değiştirmiş olması için bir neden yoktur. O kadar ki, imparatorluk parçalanmadan -yani ayrı Müslüman milletler doğmadan bu fikrin gerçekleşmesine zaten imkan yoktur. Gökalp ümmet teşkilatını hiç bir zaman siyasî mânâda anlamıyordu, nitekim bu teşkilata idarî değil ilmî muhtariyet (velayet) tanımaktadır. Dini bir “ibadet ve itikad meselesi” olarak anlayan birinin başka türlü düşünmesi de beklenemezdi. Şu halde ona göre ümmet teşkilatı denen şey ilmi muhtariyeti bulunan bir akademik teşkilattan ibarettir, bu bakımdan ümmet teşkilatının bugünkü mânâda üniversitenin milletlerarası bir mahiyet taşımasından doğuyor. Gerçi bugün de dünya üniversiteleri akademik bakımdan birbirlerine sıkı sıkıya bağlıdır ve bir bütünün parçaları gibidir, ama aralarında milletlerarası bir teşkilat bünyesi ve dolayısıyle bir hiyerarşi mevcut değildir. Bununla beraber Gökalp’in medrese teşkilatı dediği şey de hukukî kıymeti bulunmayan sembolik, belki tamamen mücerret bir organizasyondan ibaret kalıyor. Teşkilatın idari bir bünyesi yoktur, bu olmayınca da İslâm milletleri arasındaki ümmet bağlılığı din birliğinden doğan psikolojik bir dayanışma duygusundan ibaret kalacaktır. Şeyhülislâmlık müessesesinin ve medreselerinin kaldırılması ise bu teşkilat kavramını zihinlerden büsbütün silmiş bulunuyor.
Gökalp ümmet programının lâyıkıyla gerçekleştirilebilmesi için İslâm ümmetinin dayanağı olan medreselerinin geliştirilmesini teklif etmektedir. Onun bu konudaki sözleri yoruma meydan vermeyecek kadar açıktır:

“… O halde dini teşkilatımızı yükseltmek evvela medreselerimizi yükseltmekle, saniyen medreselerimizi bütün İslâm medreseleriyle tevhid etmekle husûle gelebilir. Bir kere medreseler yükselmeğe ve birbiriyle rabıta tesis etmeye başlayınca, aynı taazzinin camilerle tekkelerce devrine intikal edeceğine şüphe yoktur. Her sene İslâm payitahtlarından birisinde, bir müderrisler kongresi yapmak, bu kongrenin daimî kalem heyeti (sekreterya) tarafından ilmî mecmualar, kitaplar neşretmek, ümmet teşkilatımızı bir dimağa malik edecektir”.
Gökalp sözlerini şöyle bitiriyor: “Bu ifadelerden anlaşılıyor ki, gençliğin en büyük vazifesi dine doğru gitmektir”. 1922 yılında yazılan bu satırlardan daha iki yıl geçmeden “Türkçülüğün Esasları”nda dinî Türkçülükten sadece “din kitaplarının ve hutbelerle vaazların Türkçe olması” şeklinde söz edişi insanı gerçekten şaşırtmakta ve Gökalp’in orada düşüncelerini açıkça ve etraflıca anlatma imkânını bulmadığı intibaını vermektedir. Şimdi onun bu fikirlerden bize nelerin kaldığını, nelerin tarihe intikal ettiğini kısaca gözden geçirelim.

1- Medreselerin kaldırılması ve onların yerine üniversite bünyesi içinde ilahiyat fakültesinin geçmesi Gökalp’in yukarıdaki düşüncelerinden çıkma bir tatbikattır. Zaten Yeni Hayat’ta neşrettiği “Külliye” adlı manzumede (1918) medresenin sadece din adamı yetiştiren -imam hatip okulları gibi- bir müessese olarak kaldığı takdirde ayrı bir mevcudiyeti olabileceğini, bir ilim müessesesi olmak istiyorsa o zaman ilahiyat fakültesi halinde üniversiteye intikal etmesini teklif ediyordu. Bugün Türkiye’de bir taraftan dinî meslek yüksek okulları, bir taraftan da Gökalp’in belirttiği mânâda bir medrese (ilahiyat ve İslâmi ilimler fakülteleri) bulunuyor.

2- İslâm milletleri arasında ortaklığı temin ettiği için muhafaza edilmesi istenen alfabe Türkiye’de kaldırılmıştır, diğer bağımsız İslâm ülkelerinde devam etmektedir.

3- İslâm milletleri arasında ortak ilim terminolojisi kurulması tasavvuru gerçekleşmemiş, her millet kendi terminolojisini kurma yoluna gitmiştir.

4- İslâm milletlerinde ortak bir terbiye sistemi kurulması fikri hiç ele alınmamıştır; esasen bu fikrin gerçekleşmesi bir İslâm birliği kavramından ayrı düşünülemez.

5- Bütün İslâm milletlerinin müftü teşkilatlar arasında daimi bir bağ vücuda getirme fikri bir daha ortaya atılmamış, esasen Türkiye’de bu makam eski fonksiyonunu kaybetmiştir.

6- İslâm ümmetinin sembolü olan hilal kısmen muhafaza edilmiş, fakat bu iş bir program eseri olmaktan ziyade kendiliğinden gerçekleşmiştir.

Gökalp’in ana hatlarını belirttiği bu programın gerçekleşmeyişi ilk bakışta onun geleceği iyi göremeyişine bağlanabilir. Gerçekten bugüne kadarki gelişmeler hiç değilse Türkiye ile diğer Müslüman milletlerin -çoğunluğu Arap- ayrı istikametler tutturdukları veya aynı yolda birbirinden ilgi görmeksizin yürüdüklerini gösteriyor. Fakat Gökalp’i burada kısır görüşlülükle suçlamak herhalde yanlış olur. Hakikatte onun söyledikleri henüz gerçekleşmemekle beraber, tarih tarafından yanlış çıkarılmış veya realitesini kaybetmiş değildir. Şöyle ki:

1- Türkiye ile diğer İslâm ülkeleri, birbirinden ayrı olarak aynı gelişmenin, yani batılılaşma hareketinin içine girmişlerdir. Gökalp bu hareketi önceden kestirmiş ve bütün dünyada dine dayanan beynelmileliyetin yerini Avrupa medeniyeti dediğimiz teknolojik -ve onunla birlikte kültürel- bir beynelmileliyetinin alacağın söylemişti. Şu halde İslâm ülkelerindeki gelişme Gökalp’in tahmin ve tekliflerin zıddına değildir. Bu gelişmenin hiç de iyi netice vermediği pekala iddia edilebilir, ama gerçek budur.

2- Gökalp’in İslâm beynelmileliyeti hakkındaki teklifleri çok önemli bir şarta bağlı olmak üzere ortaya atılmıştır. Bütün İslâm kavimlerinin siyasî istiklâllerini kazanmaları. Zaten siyasî istiklâli olmayan ülkelerin birbiriyle dış münasebetlere geçmeleri beklenemezdi. Gökalp bu teklifleri yaparken hep bağımsız Müslüman milletleri düşünüyordu: “Milliyet silahının bundan böyle ancak İslâmlar lehinde kullanılabileceğini söylemiştik. Çünkü milliyet fikri mahkûm bir kavmin mahkûmiyetten kurtulması için kullanılan bir silahtır. Artık İslâm hükümetlerinin idaresi altında Müslüman olmayan kavimler kalmadı. Halbuki bugün Müslüman kavimlerin çoğu mahkûmiyet ve esaret halindedir. İslâm kavimler arasında ise hakimiyet ve mahkûmiyet kayıtları olmadığı için milliyet fikri İslâmlar arasında ayrılık çıkarmaz. Tersine, milliyet fikri kuvvet buldukça İslâm ümmetçiliği fikri de o derece harslanacağı için mevcut harsı takviye edecek ve sağlamlaştıracaktır”.

1975 yılı içinde dünyadaki İslâm milletlerinin bir kısmı bağımsızlık içinde yaşamakla beraber, büyük bir kısmı -Sovyet ve Çin esaretinde yaşayan Müslüman Türkler, Çinli Müslümanlar, Filipin ve Habeşistan Müslümanları ilh.- bağımsız değildir. Fakat bugün dünyadaki bağımsız Müslüman ülkeler ayrı bir blok teşkil edecek derecede büyümüş ve kuvvetlenmiş bulunuyor. Türkiye’nin de uzun bir tereddüt ve korku devresinden sonra eski bâtıl itikatlarından kurtularak katılmış olduğu İslâm konferansının önümüzdeki yıllarda daha büyük bir beynelmilel güç haline gelmesi beklenmektedir. Şimdilik dış politika meselelerine öncelik veren bu birliğin kültürel meselelere eğilmemesi imkânsızdır; kısa bir zaman sonra Müslüman milletler kendi ortak medeniyetlerini geliştirmek yolunda işbirliği yapacaklar, bu medeniyetin temel prensipleri üzerinde bir dayanışma içine gireceklerdir. Bir ortak çalışma içinde kendilerine düşeni yapmak isteyen Türk aydınları herhalde Gökalp’in elli yıl öncesinden geleceğe bakarak söylediklerine kulak vermeden geçemezler.

Pek önemli olmamakla beraber bir soru akla gelebilir: Ziya Gökalp yaşasaydı bu fikirlerinde ısrar eder miydi? Hem ittihatçılar hem cumhuriyetçilere kolaylıkla hizmet etmiş bir insan, iktidar sahiplerinin görüşünün dışında birşey söyleyebilir miydi? Türkçülüğün Esaslarını yazarken de bir yıl önceki fikirlerini hemen bırakarak İslâmiyeti Türkler için bir Türkçecilik meselesinden ibaret sayması bile bunu göstermiyor mu?

Bu sorular hayır demek de, evet demek de imkânsızdır. Biz burada sadece bir devirde Türk düşüncesini adeta tek başına temsil etmiş bir insanın bir meseledeki yazılarını tahlil etmeye çalıştık, o kadar.
Erol GÜNGÖR
 



0 Yorum YAPILMIS “ Ziya Gökalp ve Türkçülük’te Din Meselesi ” iCiN




Not: Yorumunuz uygun gorulur ise onaylanip yayinlanacaktir.



Haftanın Videosu – EYLÜLLER

KÖŞE YAZARLARIMIZ

nihat_paran_kose_yazarlarimiz

asiyim_safak_kose_yazarlarimiz

DAVAM.AZ

DAVAM AZ

Get the Flash Player to see this player.

Popüler Yazılar

Ülkücü Şehitlerimiz Resimleri ve O günler

ÜLKÜCÜ ŞEHİTLER Abdil... 

Ahmet Şafak’ın Annesi Vefat Etmiştir

Değerli Sanatçımız,... 

Bozkurtlar Fm 1. Şiir Yarışması

Sizlerden gelen istekler... 

Kilise ve Papa Severlere Birkaç Not

Kilise ve Papa Severlere... 



YASAL UYARI:Bu sayfalarda yayinlanan hic bir yazi, gorsel, resim, analiz ve kullanicilara sunulan diger materyal izin alinmadan bir baska web sitesinde, yazili veya gorsel basin organlarinda yayinlanamaz. Bu sayfalarda yayinlanan bilgi, gorus, yorum, haber veya oneriler nedeniyle ortaya cikacak ticari kazanc veya kayiplardan sorumluluk kabul edilmez. Buradaki yazi, gorus ve yorumlar sayfa ziyaretcilerini veya sahislari sadece ve sadece bilgilendirme niteligi tasimaktadir.Bozkurtlar Fm Tum Yasal Haklarini Sakli Tutmaktadir.Yasal Uyariyi Dikkate Almayan Web Sitesi Sahipleri Hakkinda Bozkurtlar FM Avukati gerekli yasal islemleri baslatma hakkina sahiptir...RADYO BOZKURTLAR FM - SiZiN SESiNiZ SiZiN RADYONUZ 2009-2017